Hastane odasında zaman tuhaf akar. Duvar saatinin sesi, normal hayatta kimsenin duymadığı kadar yüksektir. Sanki her saniye, “biraz daha eksildin” demek için vardır. Onu ilk gördüğümde bunu düşündüm. Yatağın içinde yatan o insan, tek bir bedende değil; birçok hâlinin yorgun toplamı gibiydi.

Doktorlar konuşurken başını hafifçe yana çeviriyordu. Güçlü olduğu zamanlardan kalan bir alışkanlık bu belli ki; kontrol onda değilken bile kontrol ediyormuş gibi görünme çabası. Ama o hâl uzun süre kalmadı. İlk giden oydu. Güçlü olan.

Eskiden herkes ona dayanırmış. “O halleder” denirmiş. Şimdi su bardağını bile iki eliyle tutuyordu. Beden, gücün bir seçim değil, geçici bir misafir olduğunu hatırlatıyordu ona. Güç giderken kimseye haber vermedi, sessizce çıktı odadan.

Bir süre sonra hırslı hâli terk etti onu.
Yıllarca peşinden koştuğu şeyler vardı: Daha fazlası, daha iyisi, daha yükseği… Oysa şimdi pencerenin önünden geçen bir kuş, tüm planlardan daha önemliydi. Hayat, yapılacaklar listesinden silinmişti. Kimseye kendini kanıtlama ihtiyacı kalmamıştı. Kazanmak, artık ölüm kadar uzak bir kavramdı.

Günler geçtikçe kırgın tarafı da bavulunu topladı.
Eskiden aklına geldikçe içini yakan isimler vardı. Söylenememiş cümleler, yarım kalmış yüzleşmeler… Bir gün fark ettim; artık onları saymıyordu. Affetmiş miydi bilmiyorum. Ama taşıyamayacağını anlamıştı. Ölmek üzere olan biri, yüklerini de yanında götürmez.

Sonra yetişkin hâli çözüldü.
Mantıklı kararlar alan, güçlü duran, “olması gerektiği gibi” yaşayan o kişi… Bir sabah uyanmadı. Yerine daha sessiz, daha yumuşak biri gelmişti. Sesi incelmişti. Gözleri uzun uzun bakıyordu. Hayatla pazarlık yapmayı bırakmıştı.

En son çocuksu hâli kaldı.

İşte o, hiç gitmek istemedi.
Bir masal dinlemek ister gibi bakıyordu etrafına. Elinin tutulmasına, adının yavaşça söylenmesine ihtiyaç duyuyordu. Bazen anlamsız sorular soruyordu, bazen de gülümsüyordu; sanki kötü bir rüyadan uyanacakmış gibi. O hâl, ölümle bile pazarlık etmeye çalışıyordu belki.

O an anladım: İnsan ölürken bile küçülmüyor, sadeleşiyor.
Hayat boyunca üzerine giydiği bütün kimlikleri tek tek çıkarıyor. Gücü, hırsı, kırgınlığı, yetişkinliği… Ve en altta, hep sakladığı o çocuksu hâl kalıyor.

Bu kez tek bildiğim şu: Tüm bedenlerimiz geçici. Hepsi bir gün bizi terk ediyor. Geriye kalan tek şey, dünyaya ilk geldiğimizde taşıdığımız o saf hâl.

Belki de bu yüzden, ölmek üzere olan birinin elini tutarken insan kendini tutamaz. Çünkü aslında vedalaştığımız şey, bir yetişkin değil; büyümek zorunda kalmış bir çocuktur.

Sevgilerimle...

☕ Bu hafta çayımızı içerken ağzımız biraz yansın. Yakan her yudum, bize bırakmamız gereken yanlarımızı hatırlatsın...

? Bir cümlelik durak:
En masum haliniz hala sizinle mi ?