Nasrettin Hoca, yağmuru pencereden seyrederken sokakta, yağmurdan kaçıp koşan bir komşusunu görür.
“Komşu, utanmıyor musun? Niçin Allah’ın rahmetinden kaçıyorsun?”
Komşusu utanır, yavaş yürümeye başlar ve evine kadar sırılsıklam olur.
Ertesi gün hava yine yağmurludur. Hoca bu kez evine doğru koşmaktadır.
Dün utandırdığı komşusu hocayı görür:
“Hoca Efendi, sen dün bana ‘Allah’ın rahmetinden kaçılmaz’ demiştin; bak şimdi kendin kaçıyorsun.”
Hoca gülümser:
“Be adam! Ben Allah’ın rahmetinden kaçmıyorum; Allah’ın rahmetini çiğnememek için koşuyorum.”
Dün de Erzincan/Tercan Kaymakamı, kurtuluş bayramı kutlamalarında, korumasının tuttuğu şemsiye ile yürüyünce aklıma Nasrettin Hoca'nın bu fıkrası geldi.
Kurtuluş Günü töreninde devlet ciddiyetiyle açılmış bir şemsiye vardı.
Öyle mahalle şemsiyesi değil; protokollü, koruma destekli, makam ve mevkiye uygun.
“Artık benim şemsiyem altındasın” metaforuna tam anlamıyla uygundu.
Yüce devletimizin teamüllerine de uygundu.
Kortej yürüyor. Protokol yürüyor.
Küçük çocuklar, Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği yeni nesil, ıslanıyor.
Ama makam ıslanmıyor. Çünkü kaymakamın başına şemsiye tutuluyor.
Tesettürlü, muhafazakâr Kaymakam Neslihan Kısa Duman, yağmur altında başına tutulan şemsiye ile yürüyor.
Görülen lüzum üzerine muhafazakâr kaymakamımız Allah’ın rahmetinden kaçıyor.
Ya da ‘Siyasal İslamcı’ bir manevra ile “Allah’ın rahmetinin yere düşmesine izin vermiyor” da diyebiliriz.
Kaymakamın arkasında bir koruma polisi var. Şemsiyeyi o tutmuş halde şıkır şıkır yürüyorlar.
Öyle sıradan bir şemsiye değil ama...
Doğrudan temin ile ilgili bütçe kaleminden karşılanmıştır.
Çünkü ıslak ıslak devlet yönetilemez. Devlet işi sulandırmaya gelmez!
“Büyük Reis” iktidara geldiği yıllarda bir şarkı söylerdi, hatırlar mısınız?
“Beraber ıslandık yağan yağmurda, beraber yürüdük yağan yağmurda.”
23 yıl sonra geldiğimiz nokta şu:
Beraber ıslanmıyoruz. Beraber yürümüyoruz.
“Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” demişti.
Sonra hukuk biraz üstünlere yakın durmayı tercih etti.
Yoksa Savcı Akın Gürlek, Adalet Bakanı olur muydu?
Geçen hafta da aynı protokol düzeninde bir kare gördük:
Koruma polisi, cami çıkışında, elde ayakkabı ve kerata ile kaymakamı beklerken görüntülendi.
Devletin ayakkabısı hassas; ama keratasının bu kadar hassas olduğunu bilmiyorduk.
Şimdi soralım: Bir koruma polisinin asli görevi nedir? Güvenliği sağlamak.
Tabii, yağan yağmur kaymakamın güvenliğini tehdit etmiyorsa…
Başına taş mı yağacak sanki!
Ya kortejde yürüyen yurttaşlar…
Cebinde 100 lira var mı, yok mu belli değil.
Belki işsiz, belki emekli maaşı yetmiyor, belki ay sonunu değil, haftayı zor görüyor.
Ama ona olan olmuş; zaten onun şemsiyesi açılmıyor!
Enflasyon var, işsizlik var, geçim derdi var.
Ama onun başında devlet şemsiyesi yok.
Soran olursa: “Aynı şemsiyenin altındayız” derler.
Ülkenin ismini değiştirip, Şemsiye yapsak yeridir.
Devlet ile yurttaş arasındaki mesafe zaten açılmıştı.
Şimdi araya bir de şemsiye girdi. Mesafe biraz daha uzadı.
Devlet ile yurttaş arasındaki fark budur, tam da budur:
Devlet protokol der, yağmurda bile ıslanmaz; yurttaşın ise şemsiye alacak parası dahi yoktur.
Elbette açıklama gelir: “Protokole uygun davranılmıştır.”
Bizde her şey protokole uygundur. Saraylar uygundur. Konvoylar uygundur. Şemsiyeler uygundur.
Bir tek sadelik, usule uygun değildir.
Oysa mesele yağmur değil, eşitsizliktir.
Yağmur eşitlikçidir. Herkese aynı damlayı gönderir. Sadece bazılarına biraz daha az değiyor…
O da şimdilik!
Devlet dediğimiz şey, ayrıntıda gizlidir.
Bazen bir adımda, bazen bir damla suda ve bazen bir şemsiyenin altında!