Kurubaş yokuşundan Yolcu minibüsüyle tırmanıyoruz. Sol yamaçta Tekstil kent, duvara yapıştırılmış gibi duruyor. Sağ yamaçta ise yeni evler yükseliyor; bitenler ve inşaatı sürenler bir arada. Ötede, tepe yırtılmış gibi; kum ya da taş ocağı olmalı.

Van’a girişte yine aynı polis kontrol noktası. Hiçbir şey değişmemiş. Hâlbuki PKK silahlarını sembolik olarak yakmıştı…

Uzun zamandır Van’a gelmemiştim. Gözüme çarpan değişiklikler, birkaç yeni inşaat.

Cumhuriyet Caddesi’ne ilerlerken trafiğin yoğunluğu dikkat çekiyor. Yürüyerek gitsek, menzile daha hızlı varırdık sanki.

Hastaneye ulaşmak için başka bir araca biniyorum. Ara sokaklarda bile trafik kendini hissettiriyor.

Bir yandan, müstakil Van evlerinin bahçelerindeki meyve ağaçlarını arıyor gözlerim. Ama neredeyse hiç kalmamış. Onların yerini, 2 Nisan Mahallesi’nde yükselen kocaman siteler almış. Gösterişli dış cepheleriyle apartmanlar mahalleyi ele geçirmiş.

Mimari estetik var, evet, ama dip dibe sıralanan apartmanlar stres kokuyor. Ara sokaklar, inşaat atıkları ve malzemeleriyle iyice daralmış. Yollarda kazılar sürüyor; güvenlik şeritleri, uyarı konileri ve etrafa saçılan naylon poşetler, kağıttan çöpler gözden kaçmıyor.

Kirli, tozlu, stresli bir Van ile karşılaştım; abartmıyorum.

Neyse ki hastaneye vaktinde varıyorum. Kimlikler üst üste yığılıyor. Sırası gelen kimliğini alıp doktorun yanına geçiyor. Her 5-10 dakikada bir hastalar girip çıkıyor.

Sıra beklerken hastanenin temizlikten yoksun olduğunu fark ediyorum. Pencere kulpları sallanıyor. Duvarlar solgun, tanıtım levhalarının yerine A4 kâğıtlara yazılmış yazılar yapıştırılmış. Bahçeye adım atar atmaz ihmali hissetmiştim zaten. Bekleşenler efkarlı, kederli, dertli, sigara tüttürtüyor. Duman ve izmarit kokuları etrafa sinmiş. Ağır kokular arasında ilerlerken, budanmamış ağaç dalları yaya geçitlerini zorlaştırıyordu. Tabi yerlere atılan izmaritler gözden kaçmıyordu.

Sıram geldiğinde, üst üste konmuş kimliklerin arasından kendi belgemi alıyorum. Acelemden diğerlerini dağınık bırakıyorum. Saç ektirmiş gibi duran randevu görevlisi çıkıştı bana. Garip, ama tepki versem kavgaya hazır bir forsu vardı.

Van girişinden hastaneye kadar gördüğüm her kes gibi doktor da donuk, yorgun, asık suratlıydı. Yüz haritasında tebessüme dair en ufak bir iz yoktu.

Soruyor, yanıt veriyorum. O bilgisayara bakıyor, ben ona. İddia ediyorum, yüzüme bir an bile bakmadı.

Üç saat sonra reçetemle hastaneden ayrılıyorum.

Şehir içi minibüslerle Van’ı geziyorum. Yolcu yoğunluğu, trafik yoğunluğunu aratmıyor. “2 tam, 1 öğrenci” diye başlayan yolculukta, indir-bindirler durmaksızın devam ediyor. Gözlerimle etrafı tarıyorum minibüs camından. Şehir eskiden daha güzeldi diyorum içimden. Kirli, depreme dayanıksız, ölçüsüz şimdi…

Kimse gülmüyor. Şehir stresten patlayacak gibi. İhtişamlı, tarihi Van, modern zamanlara hiç iyi bir giriş yapmamış.

Süphan Dağı’nın eteğine ikamet kurmuş Van denizine uzun zamandan beri resmi olarak “göl” deniyor. Etrafına resmi kurum kampları kurulmuş. Resmi olarak “Göl” olunca, Van canavarı da kıyıya çıkmış. Otel-motel inşaatlarıyla uğraşıyor.

Ağlamaktan suyu çekilmiş Van Denizi’nin…

Van kalesi biraz restore edilmiş, bin yıllar öncesinden selama durmuş. Ama etrafı hızla betonlaşıyor.

Doğru ya bu durumdan dolayı kime gücenelim? Kimse biziz. Kim biziz?

Dünya su mühendisliğinin harikası Şamran kanalı, 51 kilometre boyunca etrafına can verir. Biz ise kapitalizmin gölgesinde etrafımızı cansızlaştırıyoruz. Kuş yok, böcek yok, temiz hava yok…

Efsanelere ev sahipliği yapmış, hayalleri süslemiş Van’ı bu kez yalnız, yoksul, karmaşık gördüm. Oturmuş saçını tarayan cadılar da var tabii…

Her gelen bir mühendislik taslamış…

Altında deprem, üstünde mühendislikler… Bu şehri derisine kadar capcanlı yüzmüşler.

Sonra, Beş Yol’dan Maraş Caddesi’ne kadar yürüdüm. Telaş, keşmekeş, yoğunluk…

Vitrinler soluk, esnaf durgun, mevsime uygun yapraklar dökülüp kök ağaçlar çıplaklaşmak üzereydiler…

Caddenin bir yerinde gözaltı araçları, TOMA’lar, robocop polisler, Sendikalı işçilerin etrafına kümelenmişlerdi. Komşu ülkenin turistleri, korku dolu, anlamsız bakışlarla etrafa bakıyordu. Kendi aralarındaki heyecanlı konuşma ritimlerini izliyordum.

Sahi, yoksullaştırılmış ülkelerinden yoksullaştırılmış başka bir ülkeye neden gelir insanlar? Bunu zorlayan sebepleri soran oldu mu hiç?

Ya da Van’dan kaçıp gidenlerin nerede olduğunu merak eden var mı?

Mecburen gidenler, mevsimlik gidenler peki?

Bir şehirde “f” tipi, “t” tipi, yüksek güvenlikli, yarı açık ceza evi enflasyonu var, ama işsizliğe çare yok, öyle mi?

öyle.

Kişi başına bir kolluk kuvveti düşer de kişiye iş çıkmaz, öyle mi?

Öyle.

Dolaştım, baktım, gözlemledim, hissettim, içim acıdı. Ama asıl acınası halimi anlatayım: Ben niye Van’daydım?

Çünkü Gever’de doktor yoktu! Bu kader falan değil. Kabul etmektir.