Son olaylarla birlikte öğrenciler arasında “Ben de risk altında mıyım?” düşüncesi hızla yayılırken, bu durum yalnızca bireysel bir korku değil, toplu bir travma haline gelmiş durumda. Psikolojik Danışman Memet Şirin Zorkol’a göre bu tür olaylar, öğrencilerin temel güven duygusunu zedeliyor ve gündelik yaşamlarını doğrudan etkiliyor. Kampüs içinde yalnız yürümekten kaçınma, kalabalıklardan uzak durma ve sürekli tetikte olma hali birçok öğrenci için yeni bir rutin haline gelmiş durumda.
Özellikle olayların kampüs içinde, öğrencilerin sık kullandığı alanlarda yaşanması, tehdit algısını daha somut ve yakın kılıyor. Bu da psikolojide “ikincil travmatizasyon” olarak tanımlanan süreci tetikliyor. Yani öğrenciler, yaşananları sadece bir haber olarak değil, kendi hayatlarının bir parçası gibi deneyimliyor.

Bu atmosferin etkileri akademik hayata da yansıyor. Derslerde odaklanma sorunları, uyku bozuklukları, kaygı artışı ve sosyal geri çekilme gibi belirtiler yaygınlaşırken, bazı öğrenciler için okulu bırakma düşüncesi dahi gündeme gelebiliyor. Kampüste dolaşan söylentiler ve sosyal medyada yayılan içerikler ise bu kaygıyı daha da büyütüyor.
Aileler de yaşanan gelişmelerin ardından çocukları için ciddi endişe duyuyor. Ancak uzmanlara göre aşırı kontrolcü tutumlar, gençler üzerinde yeni bir baskı yaratabiliyor. Bu noktada sağlıklı iletişim ve ortak çözüm arayışı büyük önem taşıyor.
Uzmanlar, üniversite yönetimlerinin süreci şeffaf şekilde yönetmesi, güvenlik önlemlerini artırması ve psikolojik destek mekanizmalarını devreye sokması gerektiğine dikkat çekiyor. Özellikle destek grupları, bilgilendirme toplantıları ve erişilebilir psikolojik danışmanlık hizmetleri, bu tür kriz dönemlerinde kritik rol oynuyor.





