KÜLTÜR - SANAT

Haskan, “Amatörlük Benim Eksikliğim Değil, Duruşumdur”

Amatör ruhuyla 10 kısa film çeken Mikail Haskan, sinemayı ne ün ne de kazanç için yapıyor. “Amatörlük benim için eksiklik değil, bir duruştur” diyen Haskan, kendi imkânlarıyla hikâyelerini yaşamaya devam ediyor.

Abone Ol

Van’da Eskici Çay Evi’nin sahibi Mikail Haskan, kendini “amatör sinemacı” olarak tanımlıyor. Bugüne kadar on kısa film çeken Haskan, sinemayı ne ün ne de kazanç için yaptığını söylüyor: “Benim için amatörlük bir eksiklik değil, bir duruş.”

Küçük yaşlarda sanatla tanışan Haskan, geç başlayan eğitim hayatının onda derin izler bıraktığını anlatıyor: “11 yaşında ilkokula kaydoldum. Dönemin eğitim sistemi ruhuma uygun değildi. Seküler ama baskıcı bir düzendi. Bu yüzden hep kendi yolumu çizdim.”

Kalabalık bir ailede büyüse de kendini hep yalnız hissettiğini söyleyen Haskan, bu duygunun sanatını şekillendirdiğini belirtiyor: “Yalnızlık beni hiç terk etmedi. Bir şeyler öğretti, bir şeyler götürdü. Çocukluk dürtülerim bitmedi, bitmesini de istemiyorum.”

Sinemayla tanışmanız nasıl oldu? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Kendimi amatör sinemacı, amatör oyuncu, amatör marangoz, amatör insan olarak tanımlıyorum. Amatörlük, sanırım çocukluk dönemimden bana bulaşan bir şey. 11 yaşında ilkokula kaydoldum, yani geç başladım. Dönemin eğitim sistemi ruhuma hiç uygun değildi; seküler ama çok baskıcı, totaliter bir sistemdi.

Kalabalık bir evde büyüdüm ama mahallede yalnız bir aileydik. Bu yalnızlık, aileden bireyselliğe kadar inmiştir. Beni hiç terk etmedi. Bir şeyler öğretti, bir şeyler götürdü. Çocukluk dürtülerim hâlâ bitmedi, bitmesini de istemiyorum.

Amatörlük duygusunu da biraz buna bağlıyorum. Dünyayı tanıdıkça “meşhur olayım, büyük platformlarda olayım” fikri hiç ilgimi çekmedi.

Peki, sinemayla ilk temasınız nasıl gerçekleşti?

Sanat önce iç konuşmadır, sonra dışarı açılır. Önce kendini inandırman gerekir. Benim için sinema, içimde kurduğum oyunlardan, düşlerden doğdu.

Bir gün elimde düğünlerde kullanılan bir Sony kamera vardı. Sadece zoom yaptım. Bu bana çok ilginç geldi. İnsanlara yaklaşmak mucize gibiydi. İşte o an, sinemayla tanıştım.

İlk kısa filmimi kompakt bir fotoğraf makinesiyle çektim. Parkta yalnız oturan bir adamı gözlemliyordum. O yalnızlık bana bir şey anlattı. Evden dünyaya bakmakla dışarı çıkıp o dünyayı çekmek arasında büyük fark var.

Edebiyatla da iç içe olduğunuzu biliyoruz. O dönemde kimler etkiledi sizi?

Lisedeyken Jean-Paul Sartre’la tanıştım – tabii kitaplarından. O dönemde varoluşçulukla tanıştım ve bu düşünce biçimi beni çok etkiledi.
Sonra Necip Fazıl, Ahmet Arif, Edip Cansever, Cemal Süreya… Bu isimler bana başka dünyaların kapısını açtı. Sanırım sinemaya yönelmemde o edebi birikimin payı çok büyük.

Sinema dışında kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Ben sadece yönetmen değilim. Sinemanın mutfağında olmayı da seviyorum. Kendi klaketimi, kamera arabamı yaptım. Çünkü sinemayı sadece sanat olarak değil, bir zanaat olarak da görüyorum.
Kendimi “amatör” olarak tanımlarım ama bu kelimeyi bir eksiklik değil, bir duruş olarak kabul ederim. Sinemayı sevmek, ona tutkuyla bağlı kalmak bana yetiyor.

Filmlerinizde hangi temalara yer veriyorsunuz?

Genellikle göç, kimlik, toplumsal baskılar, vicdan ve pişmanlık üzerine çalışıyorum.
“Her Salkımsöğüt Gölge Vermez” adlı kısa filmim, aslında kendi yazdığım bir şiirden doğdu. O filmde bir mülteci kızın hikayesini anlattım. Filmde o kızı kovduğuma pişman olan karakteri ben oynadım. O sahne, benim için bir yüzleşmeydi.

Eskici Çay Evi sinemanızın bir parçası gibi olmuş…

Kesinlikle öyle. Eskici bizim plato gibi. Filmlerimde bazen ailem, bazen dostlarım oynuyor.
Ben sinemayı para kazanmak ya da ün yapmak için yapmıyorum.
Dosyamı alıp sponsor kapısı çalmak yerine çay satarak film çekmeyi tercih ettim.
Kendi yolumu seçtim, bundan gurur duyuyorum.

Amatörlük sizin için neden bu kadar önemli?

Amatörlük küçümsenecek bir şey değil.
Rahmetli Abbas Kiyarüstemi’nin dediği gibi: “Hep amatör kaldım, hep amatör.”
Amatörlük benim için çok değerli çünkü özgürlük demek.
Profesyonel ortamlarda manipülasyon, mobbing, rekabet çok fazla.
Ben kendi koşullarımla üretmeyi, kendi dünyamda kalmayı tercih ediyorum.

Yalnızlık hayatınızda nasıl bir yere sahip?

Yalnızlık benim için bir eksiklik değil, bir alan.
Kendimi bazen “memleketin en yalnız insanı” gibi hissediyorum.
Belki Tanrı tarafından seçilmiş bir yalnızlıktır.
Ama bu yalnızlık bana üretmek için alan veriyor.
Sanatımı besliyor.

️ Sinemada sizi en çok etkileyen yönetmenler kimler oldu?

Yılmaz Güney başta gelir. Sürü, Duvar, Umut, Yol…
İran sinemasını da çok severim. Orada ruh var.
Zamanla ben de kendi ekolümü oluşturdum. Artık her şeye daha dikkatli bakıyorum;
bazen bir sosyolog gibi, bazen bir psikiyatr gibi.

Bölgedeki sinemayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de sinema teknik olarak gelişiyor ama ruhu zayıflıyor.
Eskiden sinema aşkla yapılırdı.
Yılmaz Güney gibi yönetmenler imkânsızlıklarla büyük işler çıkarıyordu.
Şimdi maddi imkânlar var ama maneviyat eksik.
Ruh ölüyor. Ben bu ruha tutunmaya çalışıyorum.

Geleceğe dair planlarınız neler?

Büyük iddialarım yok.
Filmlerimi kendim için çekiyorum, festival kaygım yok.
Daha çok oyunculuğa yönelmek istiyorum.
Kısa filmler çağımıza uygun ve etkili.
Ben hep öğrenmeye, gelişmeye inanıyorum.
Amatörlük benim yolum, aynı zamanda özgürlüğüm.