Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kabine Toplantısı’nın ardından kamuoyuna yaptığı açıklamalarda, Ortadoğu’da süren krizin en hassas noktalarından biri olan Mescid-i Aksa’ya yönelik müdahaleleri gündeme taşıdı. İsrail yönetiminin son 17 gündür Müslümanların kutsal mekanına girişini engellemesini "kabul edilemez bir hukuksuzluk" olarak niteleyen Erdoğan, bu durumun inanç özgürlüğüne vurulmuş ağır bir darbe olduğunu vurguladı.
"Kutsal Mabedimiz Prangaya Vurulamaz"
İsrail'in güvenlik bahanelerinin arkasına sığınarak Müslümanların ibadet hakkını gasp ettiğini belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mescid-i Aksa'nın Müslümanlar için taşıdığı manevi değere dikkat çekti. Erdoğan, "Kudüs’teki ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa, 17 gündür tamamen keyfi kararlarla Müslümanlara kapatılmış durumda. İsrail, kendi iç siyasi hesapları ve yayılmacı emelleri doğrultusunda kutsal değerlerimizi ayaklar altına alıyor. Bu pervasızlık, sadece Filistinlilerin değil, tüm İslam aleminin sabrını sınamaktadır" ifadelerini kullandı.
Uluslararası Topluma "Sessiz Kalmayın" Çağrısı
Açıklamalarında Batılı ülkelerin ve uluslararası örgütlerin bu durum karşısındaki sessizliğini de eleştiren Erdoğan, sessiz kalmanın suça ortak olmak anlamına geldiğini savundu. Erdoğan, "İnsan hakları ve inanç özgürlüğü konusunda mangalda kül bırakmayanların, Mescid-i Aksa söz konusu olduğunda dut yemiş bülbüle dönmeleri tam bir riyakarlıktır. Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası mekanizmalar, İsrail’in bu hukuk tanımaz tavrına karşı derhal somut adımlar atmalıdır" dedi.
"Türkiye Filistin Davasının En Gür Sesidir"
Türkiye'nin Filistin davasındaki dik duruşunun kararlılıkla süreceğini ifade eden Cumhurbaşkanı, Kudüs'ün tarihi statüsünün korunması için her türlü diplomatik girişimin yürütüldüğünü belirtti. Mescid-i Aksa'nın kapılarının derhal Müslümanlara açılması gerektiğini hatırlatan Erdoğan, Türkiye'nin bölgedeki barış ve adaletin tesisi için İslam İşbirliği Teşkilatı başta olmak üzere tüm platformları harekete geçirmeye devam edeceğini sözlerine ekledi.
Bu açıklama, bölgede nükleer silah tartışmaları ve topyekun savaş senaryolarının konuşulduğu bir dönemde, manevi sembollerin korunmasına yönelik en üst düzey çıkışlardan biri olarak kayıtlara geçti.





