Van’da bir kafede, her çarşamba akşamı saat 19.00’da toplanan bir okuma grubu düşünün. Ne resmi bir sınıf var ne kürsü. Ama tartışılan şeyler ağır: edebiyat, düşünce, hayat. Bu grubun arkasındaki isim ise akademiden ihraç edildikten sonra rotasını sokaktaki düşünceye çeviren felsefeci Emrah Günok.
2012-2016 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde yeni açılan Felsefe Bölümü’nde başlayan Günok, imza attığı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metni sonrası 2017’de KHK ile görevinden uzaklaştırılıyor. Ama o hikâyesini burada bitirmiyor. Büyük şehirlere dönmek yerine Van’da kalmayı seçiyor. Çünkü ona göre burada gençler daha meraklı, daha aç ve daha istekli.
Sevildiğini, takdir edildiğini ve kıymet bilen insanların arasında olmanın kendisi için belirleyici olduğunu söyleyen Günok, sürekli gittiği bir kafede gençlerle tanışıp bir okuma grubu kuruyor. Haftalarca aynı metinleri okuyup öykü ve roman çözümlemeleri yapıyorlar. Mekân değişse de grup dağılmıyor; 10 ay boyunca hiç sekmeden devam ediyor. Günok’a göre bu sadece bir okuma grubu değil, Van’da büyüyen entelektüel potansiyelin küçük ama güçlü bir göstergesi.
Biz de Emrah Günok’la bir araya gelerek, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde yeni açılan Felsefe Bölümü’nde başlayan akademik yolculuğunu ve Van’da sürdürdüğü okuma atölyesini yakından inceledik.
Bize kendinizi ve akademi sürecinizi anlatır mısınız?
İsmim Emrah Ginok. Ankaralıyım. 2012’de Van’a geldim. Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı dahilinde Van’ın akademisyeni oldum. Van’da araştırma görevlisi olduk, sonra Ankara’ya geri döndüm. Doktoramı bitirmek üzereydim. 2012’ye kadar Ankara’da çalıştım, yine Van’ın akademisyeni olarak. Ondan sonra 2012’de mecburi hizmet, mecburi görevle bana geldim. Felsefe bölümündeyim.
İhraç süreci nasıl gelişti?
2012’den 2016’ya kadar güzel güzel çalıştım. Burada bölümü açtık, ilk öğrencileri bölüme kabul ettik. Ondan sonra onları mezun etmeye yakın bir zamanda doğuda hendek olayları diye adlandırılan olayların sonucunda barış sürecinin sekteye uğradığı dönemde “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bir metin döndü ortalıkta. O metne imza atıp barış sürecinin devam etmesinden yana tavır koyarak hükümete bir uyarıda bulunmaya çalıştık akademisyenler olarak. 2017’ye kadar soruşturma devam etti. İdari soruşturma ve savcılıktan da çağırdılar. Bir dönem açığa alındık. En sonunda da 2017’nin Nisan ayında işimize son verildi, KHK ile.
Sizinle birlikte kaç kişi ihraç edildi?
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden toplamda 11 kişi atıldı. Bunlardan yaklaşık 8 tanesi geri döndü. Toplamda 11 ya da 12, yanlış olmasın. Geri mesela üçümüz ya da dördümüz kaldı şu anda dışarıda. Hâlâ Danıştay’da davamız devam ediyor, geri dönmeyi bekliyoruz.
Akademiden kopmak sizin hayatınızı nasıl etkiledi?
Bir sürü insan için akademiden uzaklaşmak entelektüel hayatlarını sekteye uğrattı. Benim için çok söz konusu olmadı. Felsefeci olmak, okumak, düşünmek, yazmak akademiden daha yakın duran şeylerdi bana. Ben akademiye girdiğim için bu işlerle uğraşmadım, bu işlerle uğraştığım için akademiye girmiştim zaten. Akademi aradan çıktığı zaman bu işin akademi dışında da devam edebileceğini düşündüm. Yapacak daha iyi bir şey de bulamadığım için dedim ki akademi dışarıdadır, her şeyden önce sokaktadır.
Atölye süreci nasıl başladı?
Atölye fikri ilk olarak benden çıkmadı. Atılan akademisyenler dernekler kurdular, Dayanışma Akademileri ortaya çıktı. Van’da bir Dayanışma Akademisi açmayı planlıyordum ama benimle birlikte atılan arkadaşlarım başka şehirlere döndükleri için hayata geçiremedik. İstanbul’a gittik, Kocaeli Dayanışma Akademisi ile bir araya geldim. Atölye çalışmaları yaptım, dersler verdim. Pandemi döneminde online dersler verdim, çok verimli geçti. Mersin’de Kültürhane’de çocuklara felsefe, ebeveynlerine siyaset felsefesi anlattım. Sürekli ders vererek ve atölye yaparak geçen bir süreç oldu.
Yurt dışı deneyiminiz de oldu mu?
Van’a gelmeden önce İstanbul’daydık. Fransa’da bir bursa başvurdum, kabul oldu. Paris yakınlarında Tours şehrine gittik. İki buçuk sene orada kaldık. Tours Üniversitesi’nde ders vermeye devam ettim, master öğrencileriyle çalıştım. Eşim işe iade olunca Türkiye’ye dönmek istedik ve Van’a geldik.
Felsefeden edebiyata yönelme kararınız nasıl oluştu?
Dünyayla, siyasetle, iyiyle kötüyle uğraşmaktan ziyade metinlerle, özellikle kurmaca metinlerle uğraşmak bana daha dürüst bir çaba gibi gelmeye başladı. Hakikatin ne olduğunu anlatan tanrısal bir pozisyondan ziyade bir metnin nasıl okunması gerektiğini tartışmak daha alçakgönüllü ve düşünmeye sevk eden bir alan açtı. Felsefeyle arama mesafe koymaya çalıştıkça aslında felsefenin neresinde durduğumu daha iyi gördüm.
Van’daki okuma grubu nasıl ortaya çıktı?
Sürekli gittiğim bir kafede genç insanlarla tanıştım. Kitaplardan konuştuk, sonra bir grup kurup her hafta aynı metni okuyup öykü ve roman çözümlemeleri yapmaya karar verdik. Bir kafede başladık, sonra mekân değiştirdik ama 10 ay boyunca her çarşamba saat 19.00’da hiç sekmeden devam etti. Ben olmadığım zamanlarda bile grup devam etti. Çok uzun soluklu ve sağlam bir aktivite oldu ama bir süre sonra beni doyurmamaya başladı.
Geçim süreci sizin için zor oldu mu?
Elbette işin para boyutu var ama tüketimle ilgili kararlar aldım. Daha az tüketmek, daha minimal yaşamak gibi. Faturamı ve kiramı ödeyebildiğim sürece çok para kazanmam gerekiyor gibi bir baskı hissetmedim. Eğitim Sen’in de başından beri desteği vardı. Para baskısından çok farklı türde bir baskı hissettim.
Okuma grubundan atölye modeline geçiş nasıl gelişti?
Okuma grubunda seçilen kitaplar üzerine konuşmalar yapılıyordu ama bütünlüklü bir program çıkmıyordu. Zamanla düşünerek ve yazarak kafamda felsefeden edebiyata geçişle ilgili bütünlüklü bir resim oluştu. Bu hikâyeyi program dahilinde atölye çalışması olarak sunarsam hem benim hem katılanlar için daha verimli olacağını düşündüm.
Van’ın bu tür etkinliklere ihtiyacı var mı?
Van’da genç insan sayısı çok fazla, edebiyata ve sinemaya ilgi hat safhada. İstanbul ve Ankara’ya kıyasla insanlar bu tür okuma atölyelerine daha aç. Büyük şehirlerde insanlar erteleyebilir ama burada insanlar böyle bir şey duyduğunda gitmek istiyor. Ben burada müthiş bir potansiyel görüyorum.
Neden büyük şehirlere dönmeyi tercih etmediniz?
Sevildiğim, takdir edildiğim, kıymet bilen insanların arasında olmak benim için çok önemli. Burada yaptığım çalışmalara çok güçlü geri dönüşler alıyorum. Bu geri dönüşleri büyük şehirlerde almak daha zor. Burada entelektüel ilgilerimin daha kolay yaygınlaşabildiğini görüyorum ve bu durumdan memnunum.
Son olarak üniversitelerin bugünkü durumuna dair ne söylemek istersiniz?
Bugün üniversite çok ciddi bir irtifa kaybediyor. Bizim atılmamız ve buna verilen toplumsal onay bana bir gerçeği gösterdi: toplumlar artık üniversiteye ihtiyaç duymadıklarını düşünecekleri bir noktaya geliyor olabilir. Sosyal medyanın ve internetin bunda payı büyük. Artık insanlar birçok şeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Üniversitenin kalan işlevi belki de birilerine bilgi aktarmaktan ziyade bilgiyi ve düşünceyi bir yaşam biçimi haline getiren insanların bir araya geldiği bir ortam yaratmak. Üniversite artık sadece bir bina değil. Bu gerçek bizde cisimleşiyor. Ben bir şey istedim ve onu yapıyorum demiyorum; gerçeklik bu noktaya evrildi, ben de ona direnmeden orada duruyorum.





