Hakkâri’nin Yüksekova ilçesine bağlı, haritada bile zor bulunan bir köyde doğmuş. Fotoğrafla ilk karşılaşması yedi yaşında. Ama doğayla ilişkisi çok daha eski. Babasının evin arkasına yaptığı küçük gölete su içmeye gelen yaban hayvanları, kışın aç kalmasınlar diye atılan buğdaylar, vurulmuş keklikler… Bugün çektiği her kare, aslında o çocukluk hafızasının devamı.
Vedat Atlı fotoğraf çekmiyor sadece; tanıklık ediyor. “İnsan tanımazsa korumaz” diyor. Bu yüzden dağlarda gezintiye çıkıyor. Bir kuşu, bir sansarı, belki bir leoparı… Sonra o görüntüyü alıp önümüze koyuyor. Çünkü ona göre doğayı korumanın ilk adımı, onu görünür kılmak.
İşte tam da bu nedenle, doğayı konuşmak, insanın onunla kurduğu bağı yeniden hatırlamak için Vedat Atlı’yla bir araya geldik.
Sizi biraz tanıyalım
Hakkâri’nin Yüksekova ilçesine yaklaşık 40 kilometre uzaklıkta, çok fazla bilinmeyen bir köyde doğup büyüdüm. Ortaokulu bitirene kadar köyde yaşadım. Tarım toplumundan şehir yaşamına geçilen bir dönemdi ama köyle bağımız hiç kopmadı. Üniversite bitene kadar her yaz köye döndüm. Hayvancılıkla uğraştık, çobanlık yaptım, inşaatlarda çalıştım. Çocukluğum ve gençliğim doğanın içinde geçti.

Fotoğrafla ilk temasınız çok erken yaşlarda olmuş. Bu ilgi nasıl gelişti?
Yedi yaşındaydım. Köye gelen bir akrabamızın fotoğraf makinesi vardı. O anı net hatırlamıyorum ama kadrajın içinde olma hissini hatırlıyorum. Asıl kırılma noktası 7. sınıfta oldu. Kuzenimin makinesini ödünç aldım, dağlardan salep toplayıp sattığım parayla film aldım. O 20 karelik filmlerle çiçekler, manzaralar, insanlar çektim. Hâlâ duruyorlar.
Renklerle ilişkiniz anlatınızda sık sık öne çıkıyor. Fotoğraf sizin için ne ifade ediyor?
Beni doğadaki renkler etkiledi. Kekliğin tüylerindeki gri-siyah dengesi, bir çiçeğin tonları… Önce çizmeye çalıştım ama fotoğrafın aynı hissi daha hızlı verdiğini fark ettim. Fotoğraf benim için bir belge değil sadece; bir fark ettirme biçimi.
Fotoğrafçılığa yeni başlayanlara ne söylersiniz?
İnsan yeteneğini tanımadan pahalı ekipmana yatırım yapmamalı. Diyafram nedir, enstantane nedir, ISO nedir öğrenmeden olmaz. Ben hepsini YouTube’dan öğrendim. Hâlâ Nikon D90 kullanıyorum, 150–600 mm lensle. Oturur, bekler, tek kare alırım. Fotoğraf sabır işidir.
Yaban hayatına yönelmenizde çocukluk deneyimlerinizin payı büyük mü?
Kesinlikle. Babam evin arkasına küçük bir gölet yapmıştı. Dağ keçileri, keklikler, tavşanlar su içmeye gelirdi. Keklikler yavrularıyla gelirdi. Bu bizim için olağan bir şeydi ama beni çok etkiliyordu. Bir gün bir kekliği yavrularıyla birlikte bir kediden kurtardım. Doğayla bağım orada daha da güçlendi.
Ancak anlattıklarınızda sizi derinden etkileyen bir kırılma anı da var…
Kış çok sertti, keklikler yiyecek bulamıyordu. Babam yukarıya buğday atıyordu. Döndüğümüzde komşumuzun gidip o keklikleri vurduğunu öğrendik. O an şunu fark ettim: İnsan tanımazsa, empati kurmazsa yok eder. O olay bakış açımı tamamen değiştirdi.
Bugün de benzer sahnelere tanık oluyor musunuz?
Maalesef. Resmi görevli olup dağlarda avlananları, martılara ateş edildiğini görüyorum. Kimse uyaramıyor. İnsanlar korkuyor. Soruyorum: Bir martıyı neden vurursun? Bir kekliği neden? İhtiyacın mı var? Hayır. Bu tamamen gaddarlık.
Fotoğraf çekmenizin temel motivasyonu da burada mı başlıyor?
Evet. İnsanlar öldürmesin diye çekiyorum. Tanısınlar diye. Bir şeyi korumak için önce tanımak gerekir. Tarihi korumak için tarihi bilmek gerekir, doğayı korumak için de doğayı.
Bu yüzden eğitim çalışmalarına da katılıyorsunuz…
Okullarda ekolojik eğitimler veriyorum. Çocuklara “her taş yerinden oynatılmaz” diyorum. Çünkü altında bir yaşam olabilir. İnsanlar bilmedikleri için zarar veriyor.
Kuşlara özel bir ilginiz var. Bunun nedeni ne?
Bu coğrafyada yaklaşık 400 kuş türü var. Sadece karganın bile dokuz türü bulunuyor. Kuşlar gündüz aktif olduğu için daha görünürler. Diğer yaban hayvanları insanlardan kaçtığı için geceyi tercih ediyor. O yüzden ben en çok kuşlara denk geliyorum ve onları çekiyorum.
Şehir merkezlerine yaklaşan yaban hayvanları konusunda ne gözlemliyorsunuz?
Besin neredeyse hayvan oraya gider. Sansar sayısı çok arttı çünkü fare arttı. Kanalizasyonlar besin sağlıyor. Sansar ekosistem için iyi bir hayvan. Bir gün araba çarpan bir sansarı yoldan alıp kenara koydum. İnsanlar kedi sanıyor ama o da bu sistemin bir parçası.
Kurt, ayı gibi hayvanların şehre yaklaşması da sık konuşuluyor…
Kışın doğada besin zor. Çöplükler cazibe merkezi oluyor. Çaldıran’da çöplükte onlarca ayı görüntüsü geldi bana. Besin varsa ayı kış uykusuna bile yatmıyor.
Leopar ihtimali çok heyecan verici bir başlık. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Çatak–Hakkâri–Şemdinli hattı çok kritik. Biz Zagros’tan Kafkasya’ya uzanan bir ekolojik koridorun üzerindeyiz. Geçmişte bu coğrafyada aslan bile vardı. Besin varsa, yaban hayatı vardır.
Sınır duvarları bu döngüyü nasıl etkiliyor?
Binlerce yıllık göç yolları kesiliyor. Bu tamamen siyasi bir mesele ama ekolojik sonuçları çok ağır. Yaban hayatı insanlığın ortak mirası. Bu habitatlar yok olursa geri dönüşü çok zor.
Bu noktada sivil toplumun rolü nedir?
TEMA’yla çalıştım. Ama en büyük ihtiyaç hukuki mücadele. Orman yanıyorsa dava açılmalı, hayvan öldürülüyorsa kayıt altına alınmalı. Caydırıcılık böyle olur.
Fotoğraflarınızda Kürtçe ve Latince isimler kullanmanız dikkat çekiyor. Neden?
İsimlendirmek sahip çıkmaktır. İnsanlar tanıdıkça koruyor. Bu çok hızlı karşılık buldu. Demek ki insanlar aslında bilmek istiyor.
Son olarak… Bu coğrafyada doğaya dair neyi değiştirmek isterdiniz?
İnsanların sadece ölümle, felaketle değil; doğayla da heyecanlanmasını isterdim. Belgesellerde izlediklerimiz aslında burada. Yeter ki bakmayı öğrenelim.




