Kürtlerin Geç Kalmış Yürüyüşü

Abone Ol

Nesneden Özneye: Kürtlerin Geç Kalmış Yürüyüşü

Ortadoğu’nun en kadim halklarından biri olan Kürtler, uzun bir tarih boyunca çoğu zaman

kendi hikâyesinin yazarı değil, başkalarının kaleme aldığı senaryolarda tali bir karakter

olmaya zorlandı. Sınırlar çizildi, rejimler kuruldu, ideolojiler değişti; fakat Kürtlerin

konumu çoğunlukla değişmedi: Kararların nesnesi, dengelerin aparatı, krizlerin geçici

çözüm unsuru.

Bugün ise bu tarihsel döngü ciddi biçimde kırılıyor. Kürt toplumsal ve siyasal bilinci,

“gövde” olmaktan çıkıp “baş” olmaya yönelmiş durumda. Bu yöneliş, basit bir siyasi talep

ya da konjonktürel bir itiraz değil; çok daha derin, ontolojik bir varoluş arayışını ifade

ediyor.

Bu kırılmayı en çıplak ve sarsıcı haliyle ortaya koyan tespitlerden biri, Mücahit Bilici’nin şu

sözlerinde yankı buluyor:

“Kendini İslam'ın kendisi olarak sunan Türk devlet aklı, riyakar ve sahtekardır: Türk

Müslümana iş, para, bozkurt işareti, dünya hakimiyeti vaadedir. Kürt Müslümana

elinde yeşil Qur’an tercümesiyle, ümmet marka akide şekeri ile gelir. Dessastır.

Ne var ki, artık Kürt için uyanma vaktidir. Kürt “aklı”nı “baş”ına almak zorundadır ve

başını içine gömdüğü o hamal bedeninden çıkarmalıdır. Kendi olma, insan kalma ve

Kürt olmaktan korkmama zamanı çoktan gelmiştir. Mülk değil malik, vücut değil baş

olma zamanıdır. Kürt, kendi hastalığını teşhis edip kendine doktor olduğu an

özgürleşmeye başlayacaktır. Evet her şeyden önce kendi olmayı başarmak gerekir.

Kendini bilen Rabbini bilir. Kendini bilmeyene başkaları Rab kesilir.” (Hamal Kürt)

Bu satırlar, yalnızca bir eleştiri değil; aynı zamanda bir uyanış çağrısıdır. Kürtlerin

yüzyıllardır maruz kaldığı edilgenliğin, dini, ideolojik ve siyasal araçlarla nasıl yeniden

üretildiğini açık eder. Daha da önemlisi, kurtuluşun dışsal kurtarıcıla değil, bizzat Kürt

öznesinin kendisinde olduğunu vurgular.

“Nesne” olmak; dili üzerinde söz sahibi olamamak, hafızasının bastırılması,

coğrafyasında misafir muamelesi görmek demektir. Bugün Kürtlerin itirazı tam da bu

noktadadır. Kendi topraklarında etken olma isteği, bir hegemonya kurma arzusu değil;

haysiyetin, iradenin ve eşitliğin talebidir. Bu sürecin sancısız olması zaten mümkün

değildir. Çünkü özneleşme, her zaman bedel ister. Kürtlerin bugün geldiği nokta, anlık bir

uyanışın değil; kuşaklar boyunca biriken acıların, direnişlerin ve deneyimlerin sonucudur.

Toplumsal bellek artık sadece yas tutmuyor; aynı zamanda yeni bir inşa sürecinin harcını

karıyor.

Kürtlerin, siyasi alanda “ben de varım” diyebilmenin maliyeti ağır oldu. Ancak bu

mücadele, başkasının hakkına el koyma iddiası değil; gasp edilmiş olanın iadesi ve eşit

yurttaşlık temelinde tanınma talebidir.Bugün hâlâ Kürtleri bir “yardımcı güç”, bir “denge unsuru” ya da geçici bir pazarlık başlığı

olarak gören siyasetler, hızla değişen gerçekliğin gerisinde kalmaya mahkûmdur. Çünkü

artık karşılarında ne istediğini bilen, bunun bedelini ödemekten kaçınmayan ve en

önemlisi kendi tarihini kendi elleriyle yazmaya kararlı bir toplumsal aktör vardır.

Nesneden özneye geçiş tamamlandığında, bu yalnızca Kürtler için değil; bütün bölge için

daha sahici, daha dengeli ve daha adil bir geleceğin kapısını aralayacaktır.