Coğrafyamızda “Kardeşlik Retoriği”

Abone Ol

Bu coğrafyada neredeyse ezbere bağlanmış bir refleks var: Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri ne zaman gündeme gelse, sahneye hemen organize bir “kardeşlik korosu” çıkar. Aynı cümleler, aynı benzetmeler, aynı nakarat…
“Biz bir elmanın iki yarısıyız.”
“Etle tırnak gibiyiz.”
“Ayrımız gayrımız yok.”

Kulağa hoş gelen bu süslü sözlerin pratiğe döküldüğü yerde ise eşitlikten çok, hak talebini bastırmaya yönelik ustaca kurgulanmış bir uyutma politikasıyla karşılaşırız. Kardeşlik, hak talep edilmediği sürece makbuldür; talep başladığı anda ise tehdit olarak görülür.

Özellikle Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde son yıllarda mantar gibi türeyen cemaatler, tarikatlar, dernekler ve vakıflar bu söylemin ana taşıyıcısı haline gelmiştir. Faaliyet alanları görünmez ellerce genişletilen, maddi ve manevi olarak desteklenen bu yapılar, İslam’ın adalet ve hakikat arayışını temsil etmekten ziyade, resmi ideolojinin sivil toplumdaki uzantıları gibi hareket etmektedir.

Ortaya çıkan tablo, Karl Marx’ın “din afyondur” tespitini aratmayacak kadar ibretliktir. Mazlum Kürt halkına sürekli sabır, şükür ve tevekkül telkin edilir. Ancak iş; eşit yurttaşlık, anadil, kimlik ve mülkiyet gibi en temel insani haklara geldiğinde, aynı dini referanslar birer özgürlük engeline dönüşür.

Bu manzara, sömürgecilik tarihinin en çarpıcı itiraflarından birini hatırlatır. Afrikalı bir bilgenin sözleri bugün hâlâ kulaklarımızda çınlar:
“Beyaz adam geldiğinde onların elinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.”

Bugün Kürt coğrafyasında oynanan oyunun özü de bundan farklı değildir. Kürde “din kardeşi” olduğunu hatırlatarak ahirette cennet vaat edenler, Kürdün dünyasını cehenneme çevirmiştir. Sürgünler, zindanlar, ölümler yetmezmiş gibi; dil yasakları derinleşmiş, coğrafya talan edilmiş, siyasi irade sistematik biçimde gasp edilmiştir. Kürdün eline tespih verilmiş, sofrasından ekmeği; dilinden kimliği alınmıştır.

Daha da trajik olan ise devletlerin sergilediği bu devasa tutarsızlıktır. Türklerin, Arapların ve Farsların onlarca devleti varken “ümmet bölünmüyor” da, neden sadece Kürtler hak ve statü talep ettiğinde “ümmet elden gidiyor” yaygarası koparılıyor?
İslam devletlerinin İsrail ve Amerika ile yürüttüğü açık askeri ve ticari ilişkiler “stratejik hamle” sayılırken, Kürtlerin en insani taleplerinin “ihanet” olarak damgalanması, meselenin din değil egemenlik meselesi olduğunun açık kanıtıdır.

Ümmet söylemi, sadece Kürt kazanımlarını engellemek için hatırlanan bir aparata dönüşmüştür.

En vahim nokta ise ibadethanelerin bu siyasi mühendisliğin merkezine yerleştirilmesidir. Oysa camiler Allah’ın evi, barışın ve adaletin mekânıdır. Ancak Kürtlerin talepleri söz konusu olduğunda, minberlerden Fetih sureleri yükselmekte, cihat çağrılarına Enfal gibi kavramlarla kılıf uydurulmaktadır.

Bu tablo, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki Sıffin Savaşı’nı hatırlatır. Yenilgi kapıdayken Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna takarak savaşı durduran Muaviye’nin taktiği, bugün farklı aktörler eliyle yeniden sahnededir. Ne zaman Kürtlerin hak arayışı güçlense, din bir kalkan gibi devreye sokulmaktadır.

Oysa gerçek kardeşlik; bir tarafın sürekli sabır telkin ettiği, diğerinin hak talep ettiğinde hain ilan edildiği bir tahakküm ilişkisi değildir. Kardeşlik, elmanın bir yarısının diğerini ezmesi değil; her iki yarının da aynı güneş altında, aynı haklarla özgürce durabilmesidir.

Müslüman devletler ve dini yapılar artık bu “Muaviye taktiklerinden” vazgeçmeli; İslam’ın açık emrine dönmelidir:
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”

Aksi halde gözümüzü kapatıp dua etmemizi isteyenlerin söylediği her “kardeşlik teranesi”, toplumsal barışın tabutuna çakılan yeni bir çivi olmaya devam edecektir.