Yaşanmış Travmaların Sessiz Mirası

Abone Ol

Bazen bir fotoğraf karesi, binlerce sayfalık bir sosyoloji ya da psikoloji kitabından daha fazlasını anlatır. Ülkenin, doğu kadim topraklarına baktığımızda, gördüğümüz manzara sadece coğrafya değil, geçmişin derin izlerini taşıyan, zorlu bir travma mezarlığı…

Bu topraklarda yaşayan insanların hikayeleri, birçoğumuzun alışık olduğu bireysel travma tanımının çok ötesindedir. Onların yaşadığı, psikolojinin ‘Kompleks Travma’ dediği, tekrarlayıcı ve birbirini besleyen bir acılar zinciridir. Bir insanın en temel ihtiyacı olan güven duygusu, yaşanan çatışmalar, faili meçhul kayıplar ve zorla köy boşaltmalarla temelinden sarsılmıştır.

Düşünün ki, bir sabah kapınız çalınıyor ve en yakınınız alınıp götürülüyor. Bir daha haber alamıyorsunuz. Ya da dedelerinizin, babalarınızın tarlalarını, anılarını bırakıp bir kamyonetin kasasında, bilmediğiniz büyük bir kente doğru yola çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Bu, sadece bir kayıp değil hukuki, toplumsal ve duygusal bir tamamlanamamışlık halidir.

Bu insanlar için yas tutma süreci, çoğu zaman engellenmiştir. Kaybolanlar için mezar taşı dahi dikilememiştir. Köyünü kaybeden, sadece bir evi değil, aidiyetini, kimliğini ve köklerini yitirmiştir. Psikolojide buna ‘donmuş yas’ diyoruz. Yaşanmışlık, bedenin ve ruhun derinliklerinde bir düğüm olarak kalır ifade edilemez, çözülemez.

Bu düğümler, zamanla nesiller arası bir mirasa dönüşüyor. Çocuklar ve torunlar, o korkuyu, o çaresizliği doğrudan yaşamadılar belki ama anne babalarının yüzündeki o sürekli tetikte olma hali, geleceğe dair umutsuzluk ve derin güvensizlik duygusu onlara da aktarıldı. Ebeveynlerinin sessizliği, onlar için bir travma dili oluyor ve dünyanın güvenli bir yer olmadığı inancını doğuruyor.

Zorunlu göçle büyük kentlerin kenar mahallelerine savrulan ailelerin hikayesi ise travmaya yeni bir katman ekler: “Yabancılaşma ve Kimlik Krizi”

Kendi dilinin, kültürünün baskın olduğu bir ortamdan, hızla değişen ve çoğu zaman yargılayıcı bir metropol ortamına geçmek, özellikle gençler için büyük bir girdaptır.

Bir yanda eski yaşamın özlemi, diğer yanda yeniye adapte olma zorunluluğu... Bu iki arada kalmışlık, sosyal dışlanmışlık ve ekonomik yoksunlukla birleştiğinde, bireylerin ruh sağlığı bozuyor. Anksiyete, depresyon ve tükenmişlik yaygınlaşır.

Peki tüm bu acıların içinde bir umut ışığı yok mu? Elbette var. Psikoloji, bu zorlu koşullara karşı insanın gösterdiği dayanıklılık kavramına büyük önem verir. Bu topraklardaki insanlar, tüm o baskıya rağmen hayatta kalmayı, aile bağlarını ve dayanışma kültürünü korumayı başarmışlardır. Akrabalık ve komşuluk ilişkileri, onlar için en büyük koruyucu kalkan olmuştur.

İyileşme sadece Psikologların/Psikiyatrların yapması gereken, bu yaraları ‘iyileşmesi gereken bir hastalık’ olarak etiketlemek yerine, yaşananları ‘insan olmanın travmatik bir deneyimine verilen doğal tepkiler’ olarak tanımak ve meşrulaştırmaktır.

Kalıcı onarım, sadece bireysel terapide değil, toplumsal adaletin ve güvenin yeniden tesisinde ve hakikatin sağlanmasında gizlidir. Bir toplum, kendi yaralı geçmişiyle yüzleşebildiği ölçüde, gelecek nesillerine daha güvenli bir dünya vaat edebilir. Aksi takdirde, bu sessiz miras, her yeni nesilde kendine yeni bir ifade biçimi bulmaya devam edecektir.