İki yıl önce İstanbul/Kadıköy’deydim.
Hani şu sekülerizmin son kalesi var ya, işte orası.
Bilgisine, deneyimine güvendiğim bir gazeteci olan Türk arkadaşım bana şöyle demişti:
“Abi farkında mısın, Türkiye artık Türklerin değil; Türkiye Kürtlerin oldu.”
Nasıl diye sordum:
“Bodrum’da, Kuşadası’nda, Marmaris’te, İstanbul’da, her yer Kürtlerin” dedikten sonra finalde şunu söyledi: “Zaten Türkiye’yi artık Kürtler yönetiyor. Kürtler her yeri ele geçirdi.”
Peki, gerçekten öyle mi?
Görünürlük, iktidar ya da hâkimiyet demek değildir.
Şimdi dürüst olalım.
İnşaatta, turizmde, yeme-içmede, eğlencede Kürt girişimcilerin çok görünür olduğu doğru.
Ama görünürlük başka şeydir, ülkeyi yönetmek başka.
Bir restoranın sahibi olmakla
Merkez Bankası’nı yönetmek aynı şey değil.
Bir otelin sahibi olmakla
Enerji politikasını belirlemek aynı şey değil.
Daha anadilinde eğitim göremeyen, anayasada ismi bile olmayan Kürtlerin her yerde görünür olması onları “mutlu” etmiyor.
Ama insan psikolojisi gariptir.
Gördüğünü geneller.
Kadıköy’deki barları, Alaçatı’daki restoranları, Antalya’daki bazı inşaat firmalarını görenler böyle düşünebilir.
Ve zihninde şu cümle oluşur: “Kürtler her yeri ele geçirdi.”
Birçok kişiye böyle düşündüren “Kürtlerin her yeri ele geçirme” hikâyesi 1980’lerden sonra başlıyor. Büyük çoğunluğu ise devletin 90’larda köy boşaltarak yarattığı zorunlu Kürt göçü oldu.
İstanbul’a, İzmir’e, Akdeniz’e akan bir Kürt seli gerçekleşti.
Bu insanlar gittikleri yerde memur olmadı.
Beyaz yakalı olmadı.
Ne oldular?
İşçi oldular.
Hamal oldular.
Esnaf oldular.
Yani Türkiye’nin en hareketli, en görünür alanlarına girdiler.
Bu bir “ele geçirme” hali değil; bu bir mecburiyet, bir hayatta kalma refleksiydi.
Birçok Kürt bu refleksle yaşadı ve iyi bir ekonomik seviye yakaladı.
Ama bu mutlu azınlık, Kürtlerin genelini temsil etmiyor.
Evet, günümüzde zenginleşen, otel zincirleri olan birçok Kürt iş insanı var.
Ama gerçekçi olmak zorundayım: Söz ettiğim Kürt zenginlerinin Kürtler hiçbir yararı olmadı.
Kendi toplumlarıyla bir ilgilerinin olduğunu düşünmüyorum.
Kürtlerin yaşadığı yoksunluk, yoksulluk onların gündemi bile değil.
Türkiye’de artık iç içe geçmiş, melez bir sosyoloji var.
Peki, devlet ne yapıyor?
Devletin son 20 yılda yaptığı en önemli şey şu: Bu gerçeği kabullenmek. Ama söylemeden; sessiz ve derinden.
Türkiye artık:
Tek tip değil.
Tek millet değil.
Devletin “resmî” iddiaları artık yaşamda karşılık bulmuyor.
Her ne kadar “tek dil, tek millet” deseler de, hayatta başka şeyler oluyor.
Devlet artık şunu görüyor:
Kürtleri dışlayarak bu ülke yönetilmiyor.
Türklere milliyetçilik şırınga ederek bu ülke ayakta durmuyor.
O yüzden şu günlerde Kürt meselesine dair bir çözüm üretmeye çalışıyorlar.
Türkiye’de yaşayan devasa Kürt nüfusunun tepkilerini bildikleri için Rojava konusunda daha kapsayıcı bir dil kullanmaya başlamaları bunun en bariz örneği değil mi?
Yazının başına dönersek;
Kadıköylü arkadaşım yanılıyor.
Hayır, Türkiye’yi Kürtler yönetmiyor.
Türkiye Kürtlerin değil ama Türkiye artık tamamen Türklerinde değil.
Bu, bin yıllık bir birlikte değişme hikâyesinin belli bir evreye ulaşmış hâlidir.
Asıl soruyu artık şöyle sormalıyız:
“Türkiye kimin?” değil,
“Bu değişimi kim doğru okuyacak?”
Değişen sosyolojiyi doğru okuyan geleceği kazanacak.
Yeniyi okumayanlar ve eskide ısrar siyasi anlayışlar ve yönetimler kaybedecek.