Yazıya sığınmak

Abone Ol

Yazıya sığınıldığını söyleyenlere hep şaşırdım.
Çünkü yazının insanı sakladığını hiç görmedim.

Aksine, yazı insanı açıkta bırakır.
En korunaklı sandığı duyguyu bile ortalığa serer.
Bir cümle kurduğunuzda, artık geri dönüş yoktur.
O cümle sizden çıkar ve sizi ele verir.

Uzun zamandır yazıyla yaşayan biri olarak, “sığınak” kelimesinin bana yabancı gelmesi şaşırttı beni.
Çocukluğumda, yazarlığı hayatının merkezine koymuş bir babanın yanında büyümedim. O da bana hiçbir zaman bir sığınaktan söz etmedi. O evde de sığınaklardan söz edilmezdi. Belki de bu yüzden onu hep bir savaş alanı gibi gördüm.

Belki de bu yüzden yazı, en çok cesareti olmayanları ürkütür.

Yazarın yazıyla kurduğu ilişki, huzurlu bir ilişki değildir.
Yazı, insanı rahat ettirmez; rahatsız eder.
İnsanın kendisiyle arasına ördüğü duvarları yıkar.
İnsan, yazarken kendini savunamaz.

Hayatın içinde çoğu şeyi idare ederiz.
Sözleri yuvarlarız, suskunluklarla boşlukları kapatırız.
Zaman geçer, bazı şeylerin üzeri örtülür.
Ama yazıda örtü yoktur.

Yazı, insanın üstüne yürür.

Gerçeğin en rahatsız edici yanı da budur zaten.
Gündelik hayatta gerçek, çoğu zaman parça parça görünür.
İnsanlar bütünü taşıyamaz.
Bu yüzden gerçeği bölerek yaşarız.

Yazı bu bölünmeyi kabul etmez.
Parçaları yan yana koyar.
Aradaki boşlukları görünür kılar.
Ve insanı, görmemeye alıştığı şeylerle baş başa bırakır.

Okur, bazı kitapları bu yüzden sever.
Çünkü orada kendisine ait ama adını koyamadığı duyguları bulur.
Kendi korkusunu bir başkasının cümlesinde tanır.
Bu tanıma hâli, insana geçici bir ferahlık verir.

Ama bu ferahlık yazara ait değildir.

Yazar için yazı, daha çok bir yükümlülüktür.
Bir kere başlamışsa, artık duramaz.
Bir cümle, başka bir cümleyi çağırır.
Anlatılan her şey, anlatılmamış olanı büyütür.

Yazı tamamlandığında gelen mutluluk da kısadır.
Çünkü hemen ardından kuşku başlar.
“Eksik mi kaldı?”
“Yanlış mı anlaşıldı?”
“Gerçekten anlatabildim mi?”

Yazı, yazarı bu sorularla baş başa bırakır.

Zaman karşısında da durum değişmez.
Hayatta zaman bizi sürükler.
Duramayız, geri dönemeyiz.
Ama yazıda zaman, parçalanır.
Bir an uzar, bir yıl bir paragrafın içine sığar.

Bu güç, yazıyı cazip kılar.
Ama aynı zamanda tehlikeli yapar.

Çünkü zamanla oynayan insan, kendi hayatıyla da oynadığını geç fark eder.

Yazar, hayatın gereksiz ayrıntılarını ayıklamaya çalışır.
Ama bunu yaparken, kendi hayatından da parçalar atar.
Her metin, yazardan bir şey eksiltir.

Buna rağmen yazılır.
Çünkü bazı insanlar için yazmamak, yaşamaktan daha ağırdır.

Yazı bir sığınak değildir.
Ama insanın kendisiyle yüzleşebildiği nadir alanlardan biridir.

Belki de yazının tek vaadi budur:
Korunmak değil,
saklanmamaktır.

Yazar, bu açıklığın içinde rahat etmez.
Yazdıkça acı çoğalır, kuşku derinleşir.
Her metnin ardından, eksik kalan bir şey varmış hissi bırakır geride.
Çünkü hiçbir yazar, kurduğu dünyanın ne kadar yaşayacağını bilemez.
Bir karakterin, bir cümlenin, zamana ne kadar dayanacağını önceden kestiremez.

Bu belirsizliktir yazının en sert köşesi.
İnsanı diri tutan ama huzur vermeyen bir bekleyiş.

Ölüm karşısında da durum değişmez.
Ölüm yazarı susturur; ama yazılanı susturamaz.
İyi kurulmuş bir cümle, sahibinden daha uzun yaşar.

Mesela Shakespeare elli küsur yıl yaşadı.
Ama Hamlet dört yüz yıldır ayakta.

Zaman gibi ölümün ne olduğunu da bilmeyiz.
Bilmemiz de gerekmez belki.
Hayatı ve gerçeği, yazıdan öğrenebiliriz.
Ama ölümü, zamanı geldiğinde, herkes kendi payına düşen hiçlikten anlayacaktır.

Acele etmeye gerek yok.
Biraz sabır yeter.