Ses ve Nefes

Abone Ol

“Bir kitabın değerini, onu anlamaya zaman ayıran okur verir.” Friedrich Nietzsche


Hafızamızı ve zihin gücümüzü meşgul eden, bilinçaltına yerleşmiş umutsuzluklarımızı, kırgınlıklarımızı, kimi zaman mutluluklarımızı, sancılarımızı ve kimseye gösteremediğimiz yaralarımızı bu sayfalara ne çok döküyoruz ve işliyoruz.
Bizler yazıya bu enerjimizi sarf ederken, haliyle sizler de bu yazının kaderine okuyarak ortak oluyorsunuz. Elbette bu yazılanlar, fikir yürütmeler ve temenniler; zamana karşı ve zamanın ötesine attığımız betonlaşmış zeminlerdir. Belki bizden sonraki yılların sessizliğinde gerçek değerini bulacak, anlaşılacak ve güneşin aydınlığında kendi ışığını taşıyacaktır.

Yazıların, müziklerin, filmlerin, resimlerin; kısacası hayatı var eden, anlamlandıran ve içini dolduran bütün üretimlerin gücü yadsınamaz. Kelimelerin de bir sesi, bir nefesi, bir çığlığı vardır. Ve bazı kelimeler, yüzyıllar boyunca kendini var etmeye devam eder; tıpkı bir su gibi çağlayıp durur, yolların ve insanların üzerinden akıp gider.
Albert Camus’un söylediği gibi: “Yazmak, iki kez yaşamaktır.” Biz de bu iki kez yaşamayı seçiyoruz aslında hem kendimiz için hem de bize kulak verenler için.

Hayatımızı anlamlı kılacak ve ona değer katacak meziyetler ile uğraşlar, inanın, bizim elimizdedir. Her şeyin karnımızın doymasından, uykudan ya da bitmeyen iş temposundan ibaret olmadığını görmek gerek. Dışarıda bizi bekleyen bir dünya kadar ışık, içeride bizi çağıran bir o kadar karanlık vardır. Gelişimimizi ve dönüşümümüzü sağlayacak kuvvet, dışarıdan değil; içimizden, zihnimizden ve kaburgamızın altından doğar.
Oruç Aruoba bunu yıllar önce şöyle özetlemişti: “İnsan, kendine doğru yürüdükçe dünyaya yaklaşır.”

Yeter ki o ışığı görelim ve ona doğru adımlarımızı sağlam yere basarak yürüyelim. Bir kitabın, şiirin, filmin, müziğin, bir sohbetin içinde karşımıza çıkan bir cümle bile bazen tüm hayat yolculuğumuzu değiştirebilir. Bir insana dokunduğumuz ve dokunulmaya izin verdiğimiz sürece keşfedeceğimiz bilgi ve tecrübenin sınırı yoktur; hepsi elimizin altında, gözümüzün önünde, kalbimizin hizasındadır.

Aslında yazarı keşfeden, ona kıymetini ve değerini veren siz okurlar olacaksınız. Gücünüzü hafife almayın; çünkü biz yazıyı bitirdiğimiz anda, onu yeşertecek ya da solmasını engelleyecek tek güç sizde saklıdır. Yazar ve okur arasındaki bu köprü, yüzyıllardır aynı şekilde kendini yaşatıyor ve varlığını sürdürüyor.
Sait Faik'in dediği gibi: “Yazmasam deli olacaktım; ama okuyanlar olmasa yazmanın ne anlamı kalırdı?”

Okuduğunuz eserler, yazılar boşuna değildir; her birinin içinizde bir karşılığı vardır, bazen farkında olmasanız bile. Çünkü nasıl ki seyircisiz bir film, dinleyicisiz bir müzik olmazsa; okursuz bir yazar da olmaz. Biz yazarken size dayanıyoruz, siz okurken bize.

Ve belki de bütün hikâye tam da burada başlıyor:
Birimizin yazdığıyla diğerimizin nefes bulduğu o ince, görünmez, fakat hiç yıkılmayan köprüde…