Cezasızlık Rejiminin Kısa Tarihi: ROBOSKİ

Abone Ol

Gelin, biraz geri gidelim.
Takvimler 28 Aralık 2011’i gösteriyor.
Yılın sonuna birkaç gün kalmış. Soğuk, kar, sınır…
Ve Roboski.

O gece sınır hattında 34 insan öldürüldü.
Çoğu çocuktu.
Mazot, şeker, sigara taşıyorlardı.
Yani bu ülkede yoksulluğun adı neyse, onu yapıyorlardı.

İlk açıklamalar gecikmedi.
İktidar kanadından yapılan açıklamalarda “istihbarat hatası” denildi.
“Terörist zannedildiler” ifadesi tekrarlandı.
Genelkurmay Başkanlığı, olayın “operasyonel bir hata” sonucu gerçekleştiğini açıkladı.
Hedef "teröristti," denildi.
Ama ölenler köylüydü.

O günlerde iktidara yakın televizyon kanallarını hatırlayalım.
Alt yazılarda “sınırda sıcak temas”,
ekranlarda “kaçakçı mı, terörist mi?” tartışmaları vardı.
Henüz cesetler toprağa verilmemişken,
ölüler üzerinden bir meşruiyet dili kuruluyordu.

İktidar yanlısı ekranlarda haritalar çizildi, lazer işaretleri gösterildi. Uzman sıfatlı yorumcular dakikalarca konuştu ama kimse şu soruyu sormadı:
“Bu insanlar neden oradaydı?”

Çünkü o soru, cevabı en tehlikeli olandı.

Sokak dili de gecikmedi.
Televizyonlarda, kahvehanelerde, sosyal medyada aynı cümle yankılandı:
“Zaten kaçakçılar. Ne işleri vardı orada?”

İşte cezasızlık rejimi tam da burada kuruldu.
Bombayı atan parmak kadar, o bombayı meşrulaştıran dille.

Bu ülkede yoksulluk, bir anda suça dönüştürüldü.
Hayatta kalma çabası, “hak edilmiş ölüm”e çevrildi.
Ve devlet, sadece öldürmekle kalmadı; öldürmeyi savunan bir zihniyet inşa etti.

Siyasiler bölgeye gitti.
Taziye ziyaretleri yapıldı.
“Bu olay aydınlatılacak” denildi.
“Devlet vatandaşına kasıtlı zarar vermez” cümleleri kuruldu.
Kameralar önünde üzüntü beyan edildi.
Ama kameralar gidince zaman akmaya başladı.

Soruşturma açıldı.
Dosyalar hazırlandı.
Yetkisizlik kararları verildi.
Askerî savcılık, sivil yargı derken dosya dolaştırıldı.
Sonunda…
takipsizlik.

Anayasa Mahkemesi’ne gidildi.
“Usul eksikliği” gerekçesiyle dosya reddedildi.
Ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi.
Oradan da “başvuru süresi” gerekçesiyle ret kararı çıktı.

Yani devlet dedi ki:
“Evet, 34 insan öldü.
Ama bu ölümün hukuki bir karşılığı yok.”

Burada durup okura sormak istiyorum:
Bir ülkede bir ölümün hukuki karşılığı yoksa,
o ülkede yaşayanların canı ne kadar güvendedir?

Roboski, sadece bir bombardıman değildi.
Roboski, sonrasında yaşananlarla bir cezasızlık rejimine dönüştü.
Asıl yara, bombadan sonra açıldı.

Bugün Roboski anıldığında rahatsız olanlar var.
“Yine mi?” diyenler var.
Oysa “yine” demek için önce adaletin gelmiş olması gerekmez mi?

Roboski’yi hatırlamak, devlete düşmanlık değildir.
Roboski’yi hatırlamak,
bu ülkede insan hayatının değerini savunmaktır.

Çünkü bazı acılar konuşulmadıkça geçmez.
Bazı yaralar kabuk bağlamaz.
Ve bazı tarihler, takvim yapraklarıyla birlikte kopmaz.

Roboski sadece bir katliam değildir.
Roboski, cezasızlığın kurumsallaşmış hâlidir.
Devletin kendini akladığı, medyanın diliyle temizlendiği, sokağın vicdanının köreltildiği bir eşiktir.

Ve bugün hâlâ soruyoruz: Adalet nerede?
Otuz dört mezarın başında değilse, nerede?