Bir Sabah Kendime Rastladım

Abone Ol

Sabahın erken saatleri…
Soğuk, insanın yüzüne ince bir bıçak gibi değiyor.

İstanbul’un bazı sabahları vardır; sokaklar hâlâ uykudayken şehir yavaş yavaş gözlerini açar. O saatlerde yürümeyi seviyorum. İnsan kalabalığı henüz sokaklara dökülmemiş oluyor ve şehir, bütün gürültüsünü bir süreliğine içine çekmiş gibi sessizleşiyor.

Bugün yolum yine Karaköy’e düştü.

Denizin kokusu sertti.
Soğuk hava ile karışmış tuzlu rüzgâr insanın ciğerlerine doluyor.
Bir banka oturdum. Dakikalarca hiçbir şey yapmadan denize baktım.

Bazen insanın tek ihtiyacı budur aslında:
Konuşmadan durmak.

Sessizlik çoğu zaman en iyi terapidir.

İstanbul’da yaşayan herkes bilir; kalabalığın içinde insan bazen kendi sesini bile duyamaz. Ama deniz başka… Denizin karşısında insanın iç sesi yavaş yavaş geri gelir.

Burada çok şiir yazdım.

Yanımda küçük bir defter olur çoğu zaman. Bazen tek bir mısra düşer aklıma, bazen birkaç cümle… Bazen de hiçbir şey yazamam ama yine de rahatlarım. Çünkü yazmak yalnızca kelimelerle olmaz; bazen düşünmek de yazının bir parçasıdır.

Çocukluğumu hatırladığım olur böyle anlarda.

Erzurum’un soğuk sabahlarını…
Ayazın insanın yüzünü kestiği o uzun kış günlerini…

Bazen okuldan kaçtığımı hatırlarım.
Doğru tren istasyonuna giderdim. Saatlerce peronda oturur, gelip giden trenleri izlerdim. Valiz taşıyan insanların telaşını, vedaların hüznünü, kavuşmaların sevincini… Belki de o günlerde farkında olmadan hayatın yolculuk olduğunu öğreniyordum.

Bir tren gider, ardından uzun süre rayların titreşimi kalırdı. Ben de o titreşimle birlikte uzak yerlere dalardım. Gitmediğim şehirleri hayal eder, hiç tanımadığım insanların hikâyelerini düşünürdüm.

Sonra yıllar geçti.

Arkadaş buluşmalarında en hararetli tartışmaların ortasında buldum kendimi. Siyasetin konuşulduğu o uzun masalarda, bazen en sert polemiklerin içinden konuşarak çıktım. Gençliğin verdiği o keskin öfke vardı içimizde. Haksızlığa karşı susmamayı öğrendiğimiz yaşlardı.

Devlete kafa tuttuğumuz yıllar…

Adaletsizliğe itiraz ettiğimiz günler…

Ben kendimi hep o tarafın insanı olarak gördüm.
Eşitliğe inananların tarafında.
Sosyalist bir dünyanın hayalini kuranların yanında.

Belki o yüzden bugün hâlâ denize bakarken aklıma bunlar geliyor.

Çünkü insanın gençliğinde taşıdığı öfke, yıllar geçse de büsbütün kaybolmuyor. Sadece daha derin bir düşünceye dönüşüyor.

Belki de bu yüzden bazı sabahlar geçmişe gidiyor insan.
Henüz hayatın bu kadar karmaşık görünmediği günlere…

İnsan büyüdükçe şehirler büyür, sorunlar büyür, kalabalık büyür. Ama içimizdeki çocuk bazen aynı yerde kalır.

Ve o çocuk bazen bir sabah ansızın geri gelir.
Denizin karşısında, bir bankın üzerinde, dalgaların sesine karışarak.

Denize bakarken düşündüm:
Bunca yoksulluğun, bunca haksızlığın olduğu bir dünyada insanlar hâlâ nasıl bu kadar rahat uyuyabiliyor?

Bazı insanların sofraları taşarken bazı insanların akşam eve götürecek ekmeği yok.

Tam o sırada biraz ileride iki emekli adamın balık tuttuğunu gördüm. Ellerindeki oltalar eskiydi. Üzerlerindeki montlar yılların yorgunluğunu taşıyordu. Konuşmadan bekliyorlardı. Belki vakit geçirmek için, belki akşam eve götürecek bir iki balık umuduyla… İnsan bazen emekliliğin bir dinlenme değil, uzun bir bekleyiş olduğunu böyle sahnelerde anlıyor.

Biraz ileride küçük bir çocuk simit tezgâhının başına geçti. Daha sabahın bu saatinde gözleri uykulu, elleri soğuktan kızarmıştı. Bir yandan simitleri diziyor, bir yandan gelip geçenlere bakıyordu. Çocukluğun oyun olması gereken saatlerinde, bazı çocuklar ekmek derdine düşüyor.

Martılar bir anda kalabalıklaştı. Birinin attığı ekmek parçası için gökyüzünde küçük bir kavga çıktı. O an düşündüm: bazen insanlar da martılar gibi yaşıyor. Hayatın ortasına atılan küçücük bir lokma için birbirine çarpıyor, birbirini itiyor.

Şehrin sabahı yavaş yavaş uyanıyordu.

Bir tarafta vapura yetişmeye çalışan insanlar, bir tarafta elinde oltasıyla denize umut atan emekliler, bir tarafta çocuk yaşta tezgâh başına geçen küçük bir simitçi…

Bazı sahneler vardır, insanın aklına bir film karesi gibi kazınır. Bu sabah gördüğüm görüntüler bana hep o eski filmleri hatırlattı. Yoksulluğun gösterilmediği ama yaşandığı filmleri… Hayatın en sade haliyle anlatıldığı hikâyeleri…

Belki de bazı gerçekler en iyi böyle anlaşılır.

Bazen insan bütün bunları düşününce yazmanın ne kadar küçük bir şey olduğunu sanıyor. Ama sonra fark ediyorsunuz; kelimeler de bir çeşit tanıklıktır.

Ben de yazıyorum.

Şiirler yazdım.
Hikâyeler yazdım.
Kitaplarım oldu.

Belki dünya değişmedi.
Ama insanın içini susturmanın başka bir yolu da yok.

Karaköy’de sabah yavaş yavaş kalabalıklaşıyor.
Vapur sesleri artıyor.
Martılar gürültüye karışıyor.

Ben ise hâlâ denize bakıyorum.

Bazen insan hiçbir şey yapmadan oturur ve hayatın akışını izler.
Ve o an fark eder:

Bazı düşünceler kelimelere dökülmez.
Ama yine de insanın içinde bir yere yazılır.