Bir Arada Var Olmak

Abone Ol

“Kendi karanlığını bilmeyen, başkasının ışığını göremez.” – Carl Jung

Sorununuz nedir acaba? Bir milim dahi insanlıktan, medeniyetten, hoşgörüden, nezaketten yol alamamışız. Aydınlanmak, hümanist olmak; kimseyi ötekileştirmeden, düşmanlaştırmadan bir arada var olabilmek bu kadar mı zor? Nedir bize engel olan o görünmez güç?

Belki de soruyu yanlış yerden soruyoruz. Çünkü mesele yalnızca “neden ilerleyemiyoruz?” değil; “neden ilerlemek istemiyoruz?” sorusudur asıl yakıcı olan. Zira insan, çoğu zaman bilmediği için değil; bildiği hâlde yüzleşmekten kaçındığı için karanlıkta kalır. Hoşgörü dediğimiz şey, dilde dolaşan süslü bir kavram olmaktan çıkıp davranışa dönüşmediği sürece, sadece bir yanılsama olarak kalır. Nezaket, yalnızca tanıdık yüzlere gösterilen bir ayrıcalık; medeniyet ise çıkarlarımızla örtüştüğü kadar benimsediğimiz bir maske hâline gelir.

Oysa gerçek aydınlanma, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesiyle başlar. Kendi önyargılarını, korkularını, ezberlerini sorgulamadan “daha iyi bir toplum” hayal etmek, kum üzerine saray kurmaya benzer. Biz hâlâ birbirimizi anlamaya çalışmak yerine etiketlemeyi, dinlemek yerine hüküm vermeyi, birlikte yaşamayı öğrenmek yerine ayrışmayı seçiyoruz. Çünkü ayrışmak kolaydır; emek istemez. Oysa bir arada yaşamak, sabır ister, vicdan ister, en önemlisi de cesaret ister. “Gerçek özgürlük, başkalarını anlamak için kendini sorgulama cesaretinde yatar.” der Jean-Paul Sartre. İşte bu cesareti gösterebilirsek, belki o zaman anlayabilir ve birlikte var olmanın yollarını keşfedebiliriz.

Peki nedir bizi durduran? Belki korku… Belki alışkanlıklarımızın konforu… Belki de başkasını anlamaya başladığımızda kendi yanlışlarımızla karşılaşacak olmanın tedirginliği. İnsan, çoğu zaman haklı olmaktan vazgeçmek istemez; oysa haklılık, çoğu zaman hakikatin önünde bir engeldir.

Bugün geldiğimiz noktada en büyük yanılgımız, insan olmanın kendiliğinden bir erdem olduğunu sanmamızdır. Oysa insan olmak, doğuştan gelen bir unvan değil; sürekli yeniden kazanılması gereken bir çabadır. Her gün yeniden öğrenilmesi gereken bir sorumluluktur.

Şimdi soruyu biraz daha yaklaştıralım, aynaya doğru çevirelim: Biz gerçekten birbirimizi anlamaya hazır mıyız, yoksa hâlâ kendi dar ufkumuzun içinde, anlamadan yargılamanın konforuna sığınmayı mı sürdüreceğiz? Ve daha da önemlisi… Eğer anlamaya cesaret edersek, karşımızdakiyle değil, kendi karanlığımızla yüzleşmeye de hazır mıyız? Çünkü gerçek değişim, başkasını dönüştürmekte değil; önce kendimizi sorgulamakta, sınırlarımıza ve korkularımıza bakmakta gizlidir.