"Kirlilik Evrensel, Lağım Yerel: Türkiye Medyası"

Abone Ol

Ana akım medya dünyanın hiçbir yerinde masum değildir; güçle temas eden her yapı gibi o da kirlenmeye meyillidir. Güce karşı konuşmak kolaydır; zor olan, güce yaklaşınca susmamaktır. Ancak Türkiye’de bu kirlilik sıradan bir ahlaki zaafın ötesine geçerek sistematik bir ilişki biçimine dönüşmüştür. “Ana akım medya” dünyanın her yerinde kirlidir ama Türkiye’de adeta bir lağım çukurudur.

Üstelik iktidar dışı kümelerin “ana akımı” da bundan çok farklı değildir. Muhalif olmak, otomatik olarak temiz kalmak anlamına gelmez. Sorun yalnızca iktidara yaslanan medya değildir; kendini “muhalif” ya da “alternatif” olarak tanımlayan yapıların önemli bir kısmı da güce yaklaştığında aynı dili, aynı suskunlukları ve aynı çarpıtmaları üretir. Çünkü mesele hangi tarafta durulduğu değil, güce ne kadar mesafe konulduğudur.

Güçle imtihan edilen her fani gibi medya da çoğu zaman nefsine yenilmiş, yenildiği nefsin gönüllü kölesi olmuştur. Şunu unutmamak gerekir: Türkiye’de medya sorunu bir ideoloji meselesi değil, bir karakter meselesidir.

Türkiye’de medya ilişkileri çoğu zaman “satın alınmışlık” üzerinden anlatılır. Oysa daha tehlikeli olan, normalleşmiş uyumdur. İnsanlar çoğu zaman yalan söylemek için değil, konumlarını korumak için susar. Sorun sadece kirli eller değil, kirlenmeyi sorun görmeyen zihinlerdir.

İkinci bir mesele olarak şunu söylemek gerekir: Mağduriyet de bir güç biçimidir. Sürekli baskı altında olduğunu söyleyen yapılar, zamanla bu durumu etik bir dokunulmazlık kalkanına çevirir. “Zaten susturuluyoruz” ya da “Zaten dışlanıyoruz” gerekçesi; abartıyı, çarpıtmayı ve seçici suskunluğu meşrulaştıran bir bahaneye dönüşür. Böylece mağduriyet, hakikati savunmanın değil, hesap vermemenin aracına dönüşür. Mağduriyet bir direniş biçimi olmaktan çıkar, yeni bir güç alanı hâline gelir.

Son zamanlarda mevcut koşullar altında bunlara açıkça şahitlik ediyoruz. Medya sektöründe yaşanan skandallar ve ortaya çıkan ifşalar, aslında şöhretin getirdiği bir rezilliğin yansımasıdır. Düzenlenen partiler, kullanılan maddeler, yapılan iğrençlikler… Kadın spikerlerin, moderatörlerin, medya çalışanlarının ve ünlülerin içine sürüklendiği ahlaksızlıklar…

Ne kadar da “ilginç”, değil mi? Türkiye’de “sosyal çürüme var” denirken kastedilen tam olarak buydu. Maddi değil, manevi bir çöküşün içinde olduğumuzu her seferinde yeniden görüyor ve anlıyoruz. Yaşananlar kıssadan hisse olmalıydı; ama nafile. Hep olmuştur, olmaya da devam edecektir. Nereden bakarsan bak: çürümüşlük, kokuşmuşluk…