Dağlar Kadere Paralel Uzanır

Abone Ol

Zorunlu köy boşaltmalardan sonra ilk kez tanışmıştım şehirle. Tabi o da şimdiden bakınca “köyden hallice” bir şehirdi ama o zamanlar benim için koca bir dünya gibi gelmişti. O zamanın gözünde devasa binalar, ışıklı tabelalar, caddelerde bitmeyen bir kalabalık... Şimdi dönüp bakıyorum da, aslında şehir dedikleri şey köyün saçını tarayıp üstüne biraz parfüm sıkmış hâliymiş. Toz aynı toz, yollar aynı çukur, sadece tabelalar daha cafcaflı, minibüsler biraz daha sıkışık. Ama o zaman biz o hengâmenin içinde kendimizi “şehirli” sayıyor, sokakta simit satanı görünce “hah tamam, şehirli olduk artık” diyorduk.

Üç sınıfın bir arada okuduğu köy okulundan sonra, üçüncü sınıfı “her sınıfın kendi sınıfı olduğu” şehir okulunda okumak bana dünyayı değiştirmişim gibi hissettirmişti. Öyle ya, artık öğretmenimiz yalnızca bize ders anlatıyordu. Bu bile başlı başına bir medeniyet göstergesiydi gözümde.

Sıramda yanımda oturan çocuk, babasının zorunlu doğu görevi nedeniyle bizim buralara düşmüş Manisalı bir çocuktu: Murat. Sakin, efendi, hep temiz kokan bir çocuktu.

Bir gün resim dersinde öğretmen “doğa resmi çizin” dedi. O meşhur ödev: dağ, güneş, birkaç ağaç, bacasından duman tüten bir ev… Hepimizin beynine kazınmış o manzara. Elime kahverengiyi aldım, başladım dağları boyamaya. Bizim oralarda dağlar hep kahverengiydi çünkü; yeşil görmek için baharda bile fazla umutlu olmamak gerekirdi.
Bir ara yan gözle Murat’ın resmine baktım; dağlar yemyeşil! Gözlerime inanamadım. Gülme tuttu beni. Çocuksu bir özgüvenle döndüm:
“Ya Murat, dağları yeşile boyamışsın, hiç dağ yeşil olur mu? Dağ dediğin kahverengi olur, gri olur!”
Murat hiç aldırmadı, elindeki yeşil pastel boyayı çevirdi, bana baktı ve gayet sakin bir sesle dedi:
“Olur mu ya, bizim oranın dağları hep yeşildir.”
O an gülüp geçmiştim sadece. Ama yıllar sonra fark ettim, o küçücük konuşmada koca bir hayat dersi gizliymiş. Çünkü biz aslında aynı dağa bakmıyorduk; biri taşın gölgesinde büyümüş, diğeri yeşilin bereketinde. Benim dünyamda dağ, yük demekti; onun dünyasında manzara.

“Coğrafya kaderdir” derler ya, o gün belki de bu cümlenin resmini çizmiştik. Bizim buralarda kış uzun, yaz kurak; toprak ne kadar kazılsa da suyu cimri. İnsanlar da öyleydi biraz: temkinli, sessiz, sabırlı. Murat’ın köyü ise belli ki suyu bol bir yerdi; sesi gür, toprağı yumuşak, insanı sakin.
Ama ne olursa olsun, hepimiz aynı güneşi çizeriz o kâğıda. Çünkü güneş, kaderin adaletidir biraz da. Kimimizin dağını yeşil aydınlatır, kimimizin kahverengisini. Ama herkesin resminde bir güneş vardır ; umutla çizilen, bazen çocukça, bazen inatla.

Şimdi ne zaman yolum batı taraflarına düşse, arabayla giderken hep dağlara bakarım. O yemyeşil sırtları görünce gülümser,Murat'a da her defasında hakkını teslim ederim.
Ve sonra düşünürüm; belki de insanın kaderi de tıpkı dağlar gibidir. Kimisi çocukken kahverengiye razı olur, kimisi elinde yeşille doğar. Ama yeter ki güneşi unutmasın. Çünkü güneş hâlâ herkese aynı pastel kutusundan veriliyor.
Sevgilerimle...
☕Bu hafta çayınızı, Murat’ın yeşiline ve kendi kahverenginize selam vererek için.

❓Bir cümlelik durak:

İnsan mi kaderini boyar,yoksa kader mi insanı ?