Toplumsal Barışın Önündeki Zihniyet Bariyeri

Abone Ol

Bugün toplumsal adaleti, barışı ve eşit vatandaşlık idealini savunan herkesin derin bir fikrî muhasebe ve dürüst bir yüzleşme içine girmesi gereken kritik bir eşikteyiz. Kamusal alana, iş dünyasına veya gündelik reflekslere yansıyan üstenci yaklaşımlar, sıradan birer "dil sürçmesi" ya da masum birer "mizah unsuru" olarak geçiştirilemeyecek kadar köklü bir yapısal soruna işaret etmektedir.

Bu durum, bireysel patolojilerden ziyade; tarihsel süreçte inşa edilmiş sistemsel bir tortunun ve bu tortudan beslenen kolektif bilinçaltının günümüzdeki sosyolojik yansımalarıdır. Türkiye’de bir arada yaşama iradesinin ve adil bir geleceğin önündeki en büyük barikat, on yıllardır kurumsal ve kültürel mekanizmalarla yeniden üretilen bu ayrımcı zihniyettir.

Bu zihniyet bariyerini doğru analiz etmek için son yüz yılın kurumsal mühendisliğine bakmak zorunludur. Karşımızdaki tablo, sadece elit bir zümrenin değil, sistemin bizzat kendi elleriyle, ideolojik cihazlarıyla inşa ettiği kitlesel bir imalatın sonucudur.

Sistem; gerek tek tipleştirici eğitim mekanizmaları, gerek resmi kurumlar eliyle dönüştürülen ve araçsallaştırılan "devlet dini" algısı, gerekse kitleleri yönlendiren medya aygıtları vasıtasıyla tekçi, homojen ve faşizan bir yapı üretmiştir.

Sistem, kendi rengini toplumun her katmanına öyle bir enjekte etmiştir ki; bugün dindarından dinsizine, sekülerinden muhafazakarına, sağcısından solcusuna kadar her kesimden asgari müşterekte birleşen faşist bireyler ve refleksler türemiştir. Kendini ne kadar "ilerici" ya da "mukaddesatçı" tanımlarsa tanımlasın, bireyler iş ötekine ve özellikle de Kürt gerçekliğine geldiğinde aynı refleksif üstencilikte, aynı inkarcı ve hiyerarşik dilde buluşabilmektedir.

Dolayısıyla, bugün elit sermayenin en üst basamağında tecessüm eden o kibirli dil, anlık bir gaf veya şahsi bir talihsizlik değildir; sistemin yüzyıldır ilmek ilmek ördüğü o devasa düzenin en tepeden, en görünür şekilde zuhur etmesinin doğal bir neticesidir.

Tarihsel ve sosyolojik düzlem incelendiğinde, Kürt halkının kamusal, siyasal ve ekonomik alanda adeta "ikinci sınıf vatandaş" kategorisine itilerek dışlanmanın, asimilasyonun ve sembolik şiddetin yapısal formlarına maruz bırakıldığı açık bir gerçektir. Bu dışlama, sadece fiziksel veya hukuki bariyerlerle sınırlı kalmamış; toplumsal alanın her hücresine sirayet eden zihniyet kodlarıyla kalıcı hale getirilmiştir.

Güç ilişkilerinin asimetrik yapısı, egemen unsurların kendilerini merkeze, ötekileştirilen kimlikleri ise ikincil olarak konumlandırmasına yol açmıştır. Bu konumlandırma, hiyerarşik bir tahakküm ilişkisini besleyerek ayrımcılığı sıradanlaştırmıştır.

Söz konusu dışlama politikasının en somut, tahripkâr ve sistemli tezahürü, bir halkın varoluşsal ve kültürel omurgası olan anadil üzerindeki hegemonik baskılarda kendisini göstermiştir. Sağlık, eğitim, hukuk, ulaşım ve ticaret gibi modern yaşamın en temel, en hayati kulvarlarında bireyler, kendilerine yabancı kılınan bir dilde var olma ve hizmet alma sarmalına zorlanmıştır.

Hastanede en mahrem acısını aktaramayan bir kadının, eğitim sisteminde kendi kimliği ve gerçeği bastırılan bir çocuğun, mahkeme salonunda meramını dile getiremeyen bir yurttaşın yaşadığı mağduriyet; trajik birer anekdot değil, doğrudan yapısal şiddetin kurumsallaşmış çıktılarıdır. Yaşamın en zaruri ihtiyaçlarının dilsel bir bariyerle engellenmesi, vatandaşlık bağının adalet zeminini sakatlayan en büyük etkendir.

Geçmişin tek tipleştirici, asimilasyoncu ve inkarcı politikalarının tedrisatından geçen, sistemin ideolojik aygıtlarıyla şekillenen bireyler, bugün toplumun her katmanında —siyasette, akademide, elit sermaye çevrelerinde ve popüler kültürde— bu refleksleri sergilemeye devam etmektedir.

Gündelik hayata sızan bu yapısal zehir, kendisini Kürt insanını, onun kültürünü ve varlığını aşağı gören, rencide eden mikro-faşist pratiklerle ele vermektedir. Fıkra, mizah ya da anlık gaflar adı altında dolaşıma sokulan nefret söylemleri, bu ideolojik körelmenin ve tarihsel zehirlenmenin estetikleştirilmeye çalışılan tehlikeli yüzüdür. Oysa ki hiçbir entelektüel kılıf veya sınıfsal imtiyaz, bir kimliği nesneleştiren ve aşağılayan bu dili meşrulaştıramaz.

Bütün bu asimetrik güç ilişkilerine, sistemli aşağılama girişimlerine, medya manipülasyonlarına ve kültürel hegemonya araçlarına rağmen, sosyolojik bir hakikat olarak dimdik ayakta duran bir direnç odağı vardır: Onur Siyaseti. Kürt halkı; tarihi boyunca kadınıyla, erkeğiyle, genciyle ve yaşlısıyla tüm bu dezenformasyon ve baskı süreçlerine karşı kendi varoluşsal asaletini, kültürel kimliğini ve insanlık onurunu korumayı başarmıştır. Maruz bırakıldıkları hiçbir sistematik dışlama, bu kadim halkın haysiyet zeminini aşındıramamıştır.

Bugün tanıklık ettiğimiz ve kolektif vicdanı yaralayan tüm çirkin yaklaşımlar ile oryantalist ithamlar, hedef alınan halkın eksikliğinden ya da geriliğinden değil; aksine onu hedef alan öznelerin sistemin ırkçılık zehriyle ne denli malul olduğunun açık birer vesikasıdır. Gerçek bir demokratikleşme, kalıcı bir toplumsal barış ve adil bir gelecek vizyonu; ancak bu ideolojik zehirle radikal bir şekilde yüzleşmek, dildeki ve zihindeki tüm ayrımcı tortuları temizlemek ve her yurttaşın onurunu, dilini ve kimliğini mutlak surette eşit kabul etmekle inşa edilebilir.