Sizce Güzel Günler Görecek Miyiz?

Abone Ol

Bu soruya vereceğiniz cevabın, yaşadığınız hayata, biriktirdiğiniz deneyimlere ve geleceğe bakışınıza göre değişeceğini biliyorum.

Kiminiz, bütün karanlığa rağmen güzel günlerin mutlaka geleceğine inanıyor. Kiminiz ise "Böyle gelmiş, böyle gider." diyerek değişime olan inancını büyük ölçüde yitirmiş durumda. Kimileri umudu direnmenin son kalesi olarak görüyor, kimileri ise yılların hayal kırıklıkları arasında onu çoktan kaybettiğini düşünüyor.

Peki gerçekten güzel günler görecek miyiz?

Bu soruya cevap vermeden önce hafızamızı biraz yoklayalım.

Nazım Hikmet'in bugün hâlâ dillerden düşmeyen dizelerini mutlaka duymuşsunuzdur:

"Güzel günler göreceğiz çocuklar,
Motorları maviliklere süreceğiz.
Çocuklar, inanın, inanın çocuklar,
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler..."

Bu dizeler yaklaşık bir asır önce yazıldı. Aradan geçen bunca zamana rağmen aynı dizeleri hâlâ umutla tekrar ediyor olmamız düşündürücü değil mi?

Peki o güzel günler gerçekten geldi mi?

Yoksa biz hâlâ o dizelerin vaat ettiği yarını beklemeye devam mı ediyoruz?

Ben, açıkçası umudun her geçen gün biraz daha örselendiğini düşünüyorum.

Çünkü yaşadığımız ülkenin havası uzun zamandır ağırlaşıyor. Ufukta biriken kara bulutları görmezden gelerek gökyüzünün masmavi olduğuna kendimizi inandıramayız. Elbette umut etmek değerlidir; fakat umut, gerçeklerden kaçmak değildir. Gerçeklerle yüzleşmeden kurulan iyimserlik, çoğu zaman yalnızca kendimizi teselli etmekten ibaret kalır.

Bugün ülkenin hangi sorununa baksak, yıllardır değişmeyen başlıklarla karşılaşıyoruz.

Açlık...

Yoksulluk...

İşsizlik...

Geçim sıkıntısı...

Emeklilerin her geçen gün daha da zorlaşan yaşamı...

Gençlerin gelecek kaygısı...

Düşüncelerini ifade eden gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin, sanatçıların ve sıradan yurttaşların yargılanması...

Bütün bunlar artık istisna değil; gündelik hayatın sıradan haberlerine dönüşmüş durumda.

Daha da düşündürücü olan ise, bu tabloya giderek alışıyor olmamızdır.

İnsan, sürekli aynı karanlığın içinde yaşayınca karanlığı normal sanmaya başlıyor.

Belki de en büyük tehlike tam burada başlıyor.

Çünkü hukuksuzluk sıradanlaştığında adalet unutulur.

Yoksulluk sıradanlaştığında vicdan körelir.

Korku sıradanlaştığında ise insanlar susmayı güvenli bir liman olarak görmeye başlar.

Bugün sansürün, hukuksuzluğun, adaletsizliğin, eşitsizliğin, liyakatsizliğin, adam kayırmacılığın, rüşvetin, yolsuzluğun ve doğa talanının konuşulduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Elbette "Mücadele etmek gerekir, ses çıkarmak gerekir, alanlara çıkmak gerekir." diyenler olacaktır. Ben de buna itiraz etmiyorum. Ancak kendimize dürüstçe şu soruyu sormamız gerekiyor: Toplumun ne kadarı bu mücadelenin içinde yer alıyor? Kaç kişi korkularını aşabiliyor? Kaç kişi geçim kaygısını bir kenara bırakabiliyor? Çünkü insanlar yalnızca baskıyla değil; bazen yoksullukla, bazen işsizlik korkusuyla, bazen de adeta zamla terbiye edilerek boğun eğdirilmeye, sindirilmeye, itaate, çaresizliğe ve kabullenmeye mahkûmediliyor. Böylesi bir iklimde cesaret göstermek de her geçen gün daha ağır bir bedel gerektiriyor.

Bugün geçmişe dönüp elli yıl önce yazılmış gazete yazılarını, denemeleri ve kitapları okuduğunuzda; hukuk, adalet, yoksulluk, yolsuzluk, eşitsizlik ve özgürlük üzerine benzer cümlelerle karşılaşıyorsunuz.

Bu da insanın aklına şu soruyu getiriyor:

Biz gerçekten ilerliyor muyuz?

Yoksa aynı sorunları yalnızca farklı tarihlerde yeniden mi konuşuyoruz?

Siyasetin dili ise çoğu zaman değişmiyor.

Her seçim döneminde yeni umutlar vaat ediliyor.

Daha güzel yarınlardan söz ediliyor.

Oysa umut, yalnızca vaatlerle büyümez.

Umut; hukukla büyür.

Adaletle büyür.

Özgürlükle büyür.

Eğitimle büyür.

Eşitlikle büyür.

Bunlar eksik kaldığında umut da zamanla yorgun düşüyor.

Yine de insan umutsuz yaşayamaz.

Çünkü umut, yalnızca gerçekleşmesini beklediğimiz güzel günlerin adı değildir.

Umut; vazgeçmemektir.

Ayağa kalkmaktır.

İtiraz edebilmektir.

Yanlış karşısında susmamaktır.

Belki Nazım Hikmet'in düşlediği o güneşli günleri göremeyeceğiz.

Belki bizden sonra gelen kuşaklar da aynı soruyu sormaya devam edecek.

Ama yine de umudu bütünüyle terk etmek, geleceği de terk etmektir.

Bu yüzden umudu romantik bir teselli olarak değil; vicdanı ayakta tutan bir direnme biçimi olarak görmek gerektiğine inanıyorum.

Yazımı, Ahmed Arif'in bugün de yüreğimize dokunan dizeleriyle tamamlamak istiyorum:

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile,
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile...
Dayan, rüsva etme beni.

Belki bugün hâlâ "Güzel günler görecek miyiz?" diye soruyoruz.

Cevabını henüz bilmiyoruz.

Ama bildiğim bir şey var:

Umut bizde yalnızca bir duygu değil; inadına sürdürülen bir direniştir.