Bir Portakalın Hikâyesi
Yıl 1982-83… Hakkari, Sêvin köyü. Yarıyıl tatili. O yıl kar öyle yağmıştı ki damların boyunu aşmıştı. Köy dağlık olduğu için yaban alıç ağaçlarından yaptığımız “kol”larla, yani kızaklarla sabahtan akşama kadar bıkmadan, usanmadan kayardık. Yüz, yüz elli metre kayar; zikzaklar çizerek hedeflere çarpmadan finale ulaşmaya çalışırdık.
Yüzümüz, ellerimiz soğuktan kapkara kesilmiş, toprak rengine dönmüştü. Ama artık soğuğa karşı direngen olmuştuk.
Tatilin üzerinden bir hafta geçmişti. Okulun öğretmeni Halil hoca memleketi Mersin’e gitmiş, yağan kardan dolayı geri dönememişti. Bu da bizim için daha çok oyun demekti. İçten içe biliyorduk; hoca biraz daha gecikirse baharda düşen çığlar yüzünden yine gelemezdi. Keyif bizimdi, köy bizimdi… Keyf kefameye.
O gün oyun yorgunluğuyla derin bir uykuya dalmışım. Güneş doğmuş, ben hâlâ uyuyorum. Annemin sesiyle irkildim:
“Kalk çabuk, okula geç kalacaksın!”
Sanki üzerime kaynar su döküldü. “Kambax olsun… Hoca nasıl gelmiş?” dedim kendi kendime.
Hemen kalktım, çeşmeye yüzümü yıkamaya gittim. Bir de ne göreyim… Hocanın evinin önünde o gıcık, o kesafet oğlu. Üstü başı pırıl pırıl. Yeni pantolon, ayağında bembeyaz ayakkabılar. Hayatımda böyle bir şey görmemişim.
Yanına yaklaştım:
“Bu nedir?” dedim. “Iskapen değil, hotto değil… Bu ne?”
“Bu spor ayakkabıdır,” dedi.
Aklım almadı. Köy yerinde beyaz ayakkabı olur mu? Kirlenir, kırej olur…
Derken elindeki kırmızı şeye takıldı gözüm:
“Bu nedir?”
“Toptur,” dedi.
Sonra güldü: “Yok, portakaldır.”
“Portakal” dediği anda beynimden vurulmuşa döndüm. Bu meyveyi biliyordum. Tatmamıştım ama biliyordum. Babam geceleri anlatırdı; askerliği Adana’da yapmıştı. Nöbete giderken narenciyeler yediğini, tadının çok güzel olduğunu söylerdi.
Annem de bir hikâye anlatırdı. İki köylü tartışır:
“Dünyanın en güzel yemeği nedir?”
Biri der: “Goşt bı rınçtır.”
Diğeri güler: “Yok, hêlaw’dır.”
“Yedin mi?”
“Yok.”
“Nasıl biliyorsun?”
“Abim Helebe gitmişti, Araplar yiyordu, çok xoştu.”
Yani aslında kimse yememiştir ama anlatılanlardan herkes tadını bilir.
Ben de öyleydim. Portakalı hiç tatmamıştım ama onun ne kadar güzel olduğunu biliyordum.
Muhammed’in elindeki o kırmızı narenciyeden gözümü alamıyordum. Dayanamadım:
“Bunu bana verir misin?”
Daha lafım bitmeden portakalı elime tutuşturdu.
O an dünyanın en mutlu insanı bendim. Az önce “gıcık” dediğim çocuk bir anda gözüme şeker şerbet gibi geldi.
Tam kendime gelmeden koynundan bir tane daha çıkardı.
İçimden dedim: “Bir çocuğa iki portakal düşer mi? Bu nasıl bir zenginliktir!”
Hemen aklım başıma geldi. Ya vazgeçerse? Ya biri elimden alırsa? Hemen onu köyün dışına, ahırın yanına götürdüm.
“Bu nasıl yenir?” dedim.
Kabuğunu tırnaklarıyla soydu, çamura attı. İçimden “Bu ne saygısızlıktır!” dedim. Kabuğu bile kıymetliydi benim için.
Bir dilim aldı, ağzına attı. Gözlerini kapadı, şapırdattı.
“Tadı xoştur değil mi?” dedim.
Cevap vermedi.
“Bana da ver,” dedim.
“Yok,” dedi.
Ne söylediysem vermedi. Sonunda:
“Oğlum, sana bir tane verdim ya,” dedi.
Haklıydı. Ama nefsim ağır bastı.
Ben de kendi portakalımı soydum. Ama kabukları çamura atmadım. Duvar dibine dizdim. Çünkü onlar benim portakal yediğimin kanıtıydı.
Bir dilim aldım, ısırdım… Suyu boğazıma kaçtı. Öksürük, gözyaşı, burun akıntısı… Her şey birbirine karıştı. Ama portakalı bırakmıyorum. Ölsem de bırakmam.
Muhammed gülmekten kırılıyor.
Biraz sonra kendime geldim. Bu sefer yavaşça ısırdım.
Tadı… O güne kadar yediğim her şeye bedeldi. Düğünlerde dağıtılan lokumlardan bile güzeldi. Üstelik bu sefer bir bedel de ödemiyordum.
Sanki bulutların üstünde uçuyordum.
Portakalı bitirdim. Kabukları aldım. Köyde kapı kapı dolaştım:
“Ben portakal yemişim! Aha bu da kanıtı!”
Bunu duyan amcaoğlum hasta olmuş, narenciye diye sayıklamış. Anası dayanamayıp hocaya gitmiş, o da bir portakal vermiş.
Ertesi gün okulda çocuklar etrafıma toplandı. Büyük bir heyecanla anlatıyorum:
“Portakal kırmızıdır.”
Amcaoğlu atlıyor: “Yok, sarıdır.”
“Tatlıdır.”
“Yok, biraz tırştır.”
Velhasıl… O güzel tadın bile üzerine gölge düşürdü.
Yıllar geçti. Van’da liseye başladım. Sıra arkadaşım Müküslü Memedhan’dı. Ona “Helikopter Yumurtası” derlerdi.
Nedenini sordum.
Anlattı:
Bir gün bir general helikopterle Müküs’e gitmiş. İnememiş, elindeki portakalı aşağı atmış. Çocuklar ilk defa gördükleri için bomba sanmış. Sonra birisi almış:
“Bu bomba değil, hafif,” demiş.
Ne olduğunu bilemeyince götürüp şeyhe sormuşlar.
Şeyh de bakmış, düşünmüş:
“Bu olsa olsa helikopter yumurtasıdır,” demiş.
İşte bizim portakalla tanışmamızın hikâyesi…
Bazen bir meyve, bir çocuğun dünyasını değiştirir.