Korkunun Adı: Cumhurbaşkanına Hakaret

Abone Ol

Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla ilgili neredeyse her gün yeni bir soruşturma haberiyle karşılaşıyoruz. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Gerçekten ortada her gün binlerce hakaret mi var?

Yoksa eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi giderek silikleşiyor; en sert eleştiri, mizah, ironi ya da hoşumuza gitmeyen her söz "hakaret" olarak mı görülüyor?

Daha da önemlisi...

Bu tablo, güçlü bir yönetimin değil; eleştiriye tahammül sınırlarının daraldığı bir siyasal iklimin göstergesi olabilir mi?

Önce rakamlara bakalım.

Adalet Bakanlığı istatistiklerinden derlenen verilere göre, önceki cumhurbaşkanları dönemlerinde Cumhurbaşkanına hakaret suçundan açılan davalar oldukça sınırlı sayılarda görünüyor.

Süleyman Demirel döneminde 158, Ahmet Necdet Sezer döneminde 163, Turgut Özal döneminde 202, Kenan Evren döneminde 340, Abdullah Gül döneminde ise 848 kişi hakkında dava açıldı.

Recep Tayyip Erdoğan döneminde ise yalnızca 2014-2020 yılları arasında bu sayı 38 bin 581'e ulaştı.

Aradaki fark yalnızca dikkat çekici değil; aynı zamanda başlı başına incelenmesi gereken toplumsal ve siyasal bir olgu niteliği taşıyor.

Üstelik resmî istatistiklere göre, 2025 yılında Türk Ceza Kanunu'nun 299, 300 ve 301. maddeleri kapsamında başsavcılıklarda yıl içinde açılan dosya sayısı 21 bin 303, devreden dosyalarla birlikte işlem gören toplam dosya sayısı ise 59 bin 780 olarak kayıtlara geçti.

Artık TCK'nın 299. maddesine ilişkin veriler ayrı olarak yayımlanmadığı için bunların ne kadarının Cumhurbaşkanına hakaret suçuyla ilgili olduğunu bilmiyoruz. Ancak ortaya çıkan tablo bile tek başına düşündürücü görünüyor.

Elbette hiç kimsenin hakaret etme özgürlüğü yoktur.

Hakaret, hukuk tarafından korunmaz.

Ancak bir demokraside eleştiri, sert muhalefet, mizah, karikatür ve hiciv de suç haline gelmeye başlarsa, asıl tartışılması gereken konu davaların sayısı değil, o davaları mümkün kılan siyasal iklimdir.

Bugün insanlar sosyal medyada bir cümle kurmadan önce "Acaba başıma bir şey gelir mi?" diye düşünüyorsa, burada yalnızca hukuk konuşmuyor.

Korku da konuşuyor.

Son yıllarda yalnızca davalar artmadı. İnsanları hedef gösterme, sosyal medyada linç kampanyaları düzenleme, savcıları göreve çağırma, muhalif gazetecileri, sanatçıları ve siyasetçileri kamuoyu önünde suçlu ilan etme alışkanlığı da giderek yaygınlaştı.

Farklı düşünen insanlar, çoğu zaman yalnızca eleştirileri nedeniyle hedef gösteriliyor.

Muhalefet liderlerine yönelik fiziksel saldırılar da toplumun hafızasında yer etti.

Hatırlayalım;

Kemal Kılıçdaroğlu'nun Çubuk'ta uğradığı linç girişimi...

Özgür Özel'e yönelik saldırı...

Bu olaylar tek başına açıklanamaz belki. Ancak toplumda giderek sertleşen siyasal atmosferden bağımsız biçimde değerlendirilmesi de mümkün görünmüyor.

Geçtiğimiz günlerde Ertuğrul Özkök de kullandığı ifadeler nedeniyle hedefe konuldu ve hakkında "Cumhurbaşkanına hakaret" iddiasıyla soruşturma başlatıldı.

İşin dikkat çekici tarafı ise onu hedef gösteren yazılarda kullanılan dil oldu.

Akit gazetesi yazarı Ali Karahasanoğlu, 4 Ağustos tarihli köşe yazısında Ertuğrul Özkök için "küstah", "terbiyesiz", "edepsiz", "ahlaksız", "alçak", "rezil" ve "namussuz" gibi ifadeleri kullanmakta herhangi bir sakınca görmedi.

Daha da dikkat çekici olan ise yazının altındaki yorumlardı. Okuyucular da benzer bir üslupla hakaret ve küfür içeren ifadeleri rahatlıkla paylaşabildi.

Peki, bu sözler hakaret değil mi?

Savcılar aynı hassasiyeti bu ifadeler için de gösterecek mi?

Yoksa hakaretin de siyasi kimliğe göre değişen bir tanımı mı var?

İnsan ister istemez bu soruları soruyor.

Çünkü hukuk, ancak herkese eşit uygulandığında adalet anlamını taşır.

Aksi hâlde hukuk, güçlü olanı koruyan bir araca dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır.

Siyaset bilimci Özgün Emre Koç'un dikkat çektiği nokta da tam olarak burasıdır.

Koç'a göre sosyal medya, hakaret suçlarını daha görünür hâle getirmiş olabilir. Ancak Cumhurbaşkanına hakaret davalarındaki olağanüstü artışı yalnızca bununla açıklamak mümkün değildir.

Demirel'e, Özal'a yönelik çok daha ağır karikatürler çizildi.

Çok sert eleştiriler yapıldı.

Buna rağmen bugün gördüğümüz ölçekte bir dava pratiği ortaya çıkmadı.

Bilişim hukuku alanında çalışan avukat Gökhan Ahi ise sosyal medyanın hem gündelik hayatta hem de siyasette hakaret suçlarının artmasına doğrudan etki ettiğini ifade ediyor.

Bu görüş dikkate değer.

Ancak yine de şu soruyu ortadan kaldırmıyor:

Neden bu artış yalnızca sosyal medya ile açıklanmaya çalışılıyor?

Neden aynı sosyal medya, önceki dönemlerde benzer sonuçlar üretmedi?

Belki de asıl cevap tam olarak burada saklıdır.

Bir ülkede yöneticinin büyüklüğü, kendisine edilen övgülerle ölçülmez.

En sert eleştirilere gösterdiği tahammülle ölçülür.

Çünkü demokrasi, yalnızca alkışın değil; itirazın da güven içinde dile getirilebildiği bir rejimin adıdır.

Dava açarak makam korunabilir.

Ancak saygınlık, dava açarak değil; eleştiriye gösterilen özgüven ve tahammülle kazanılır.

Artık bu ülkenin biraz nefes almaya ihtiyacı var.

Cumhurbaşkanının da, iktidara yakın kalemlerin de, ekranlarda ve sosyal medyada insanları hedef gösterenlerin de kullandıkları dili yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor.

Eleştiriyi düşmanlık, mizahı hakaret, farklı düşünceyi ise suç olarak görmekten vazgeçilmedikçe toplumsal kutuplaşmanın daha da derinleşeceği açıktır.

Bir ülke, vatandaşlarının korkmadan konuşabildiği ölçüde güçlüdür; susturuldukları ölçüde değil.

Hiç kimse, düşüncesini açıkladığı için kapısını çalacak bir soruşturmanın endişesini taşımamalıdır.

Elbette hakaret, hukuk önünde karşılığını bulmalıdır. Ancak hukukun görevi eleştiriyi cezalandırmak değil, özgürlüğü güvence altına almaktır.

Bu ülkeyi her gün yeni soruşturmalarla, davalarla ve korkuyla yönetilen bir açık hava cezaevine çevirmek yerine; hukukun, demokrasinin ve sağduyunun hâkim olduğu bir iklimi yeniden inşa etmek hepimizin ortak sorumluluğudur.

Çünkü özgürlük, yalnızca aynı fikirde olanların değil, farklı düşünenlerin de en temel güvencesidir.

Peki, iktidarın bu dili terk edip eleştiriye daha soğukkanlı, daha olgun ve daha demokratik bir yaklaşım benimsemesi mümkün mü?

Doğrusunu söylemek gerekirse, bugüne kadar gördüğümüz tabloya bakınca buna inanmakta zorlanıyorum.

Peki sizce?