Organize Kötülük ve Gülistan'ın Kaybolan Bedeni

Abone Ol

Gülistan Doku’yu altı yıl boyunca “kayıp” diye aradılar. Aslında aramadılar; gömdüler.

Hem bedenini hem gerçeği.

Şimdi, 2026 baharında, o gömülü gerçek yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor ve ortaya çıkan manzara, bir devletin en üst kademelerinden bir organize suç şebekesini andırıyor.

Vali, oğlu, koruması, başhekim, polisler, emniyet müdürleri…

Hepsi bir araya gelmiş, 21 yaşındaki bir üniversite öğrencisini önce taciz ve tecavüzle, sonra cinayetle, sonra da delil karartmayla yok etmişler.

Bu, basit bir “aile içi mesele” değil.

Bu, iktidarın Dersimde kurduğu küçük krallıklardan birinin, kendi kanunlarını yazıp uyguladığı bir hikâye.

Gülistan Doku, Munzur Üniversitesi’nde okuyordu. 5 Ocak 2020’de yurt dönüşü kayboldu. O günden beri ailesi, kadın örgütleri, avukatlar “Gülistan nerede?” diye haykırdı. Yıllarca duvarlara çarptılar. Çünkü duvarların ardında, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve yakın çevresi vardı.

İddialara göre valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel, Gülistan’ı taciz etmiş, hamile bırakmış, sonra da bir evde başından vurarak öldürmüş. Koruma polisi Şükrü Eroğlu gömmüş. Vali ise devletin bütün imkânlarını –kameraları, SIM kartı, soruşturmayı– devreye sokarak örtbas etmiş.

Antalya’da otel ayarlamışlar, tayinler yaptırmışlar, delilleri silmişler, tanıkları korkutmuşlar. Bir organize suç örgütü gibi çalışmışlar; ama bu sefer devletin plakasıyla.

Şimdi gözaltılar, tutuklamalar, itiraflar birbirini izliyor. Gizli tanıklar konuşuyor: “Valinin oğlu öldürdü, koruması gömdü.” İhraç polisler “Beni vali kandırdı, SIM kartı sildirdi” diyor.

Abla Aygül Doku, yeni ihbarların yağdığını söylüyor: “Sadece kardeşime değil, bir sürü masum kıza zarar vermişler.” Ceset hâlâ bulunamadı belki, ama cinayet artık “şüphe” olmaktan çıktı; organize bir kötülük olduğu gün gibi ortada.

Bu ülkede yıllardır aynı hikâyeyi izliyoruz: Güçlü olanın, özellikle de devletle iç içe geçmiş olanın, her şeyi yapabileceği inancı.

Bir kızın hayatı, valinin oğlunun keyfi için harcanabilir; sonra da vali, oğlunu korumak için devletin mekanizmalarını kendi özel korumasına dönüştürebilir.

Bu, sadece Dersim’e özgü bir rezalet değil.

Bu, Türkiye’nin her taşrasında, her karanlık köşesinde tekrarlanan bir sistem meselesidir.

Vali bugün İçişleri Bakanlığı müfettişiydi; yarın başka bir yerde başka bir “görev” alabilirdi. Oğul ise “gençlik hevesi” diye geçiştirilirdi. Ama altı yıl sonra, belki de sadece kamuoyu baskısı ve yeni deliller sayesinde, çarklar biraz dönmeye başladı.

Gülistan Doku’nun hikâyesi, bu ülkenin kadınlarına, gençlerine, “güçsüz” addedilenlerine verilen bir mesajdır: Senin bedenine, hayatına, geleceğine biz karar veririz. Susarsan, unutursan, korkarsan; her şey örtbas edilir. Konuşursan, kazı yapılırsa, itiraf gelirse; o zaman da “birkaç çürük elma” derler, sistemi aklarlar.

Ama bu sefer öyle olmayacak. Çünkü bir kızın bedeni toprağa gömülse de, gerçeği gömmek o kadar kolay değil. Altı yıl gecikmeli de olsa, adaleti arayanların mücadelesi sonuç vermeye başlamış gibi. Şimdi daha fazla sahiplenmenin valilerin, oğullarının, korumalarının, örtbasçıların hepsinin yüzüne bakarak ses yükseltmenin zamanı.

Gülistan’ı öldüren sadece bir kurşun değildi; onu öldüren, devleti kendi malı gibi gören, hukuku kendi keyfine göre büken o kapkaranlık zihniyetti.

Gülistan Doku’nun adı, bu ülkede “güçlüler adaletten kaçamaz” diye haykıran bir çığlık olarak kalmalı.

Cesedi bulunana, katilleri ve koruyucuları hesap verene kadar da o çığlık susmamalı. Bir kadının hayatı, bir valinin kariyerinden daha ağır basana kadar susmamalı.

Bunu unutanlar, er ya da geç o ağırlığın altında kalır.

Bu bir savcının tek başına Gülistan Doku’nun dosyasını açması da değil.

Gülistan Doku dosyasının güncelleştirilmesi; Silahlı çocukların okulları basması ve katliam gerçekleştirmesinin arifesine denk geliyor olması ile de bir bağ kurabilir insan.

Ancak bir karanlığın şartlara göre bile olsa gün yüzüne çıkması umut…