Urfa'da başlayan bir tartışma, binlerce yıllık bir hafızaya uzanıyor.
Bir çocuğa ilk ne öğretilir?
Yürümek mi?
Konuşmak mı?
Hayır...
Çoğu zaman ilk öğretilen şey, kız ya da erkek olduğudur.
Ardından görünmez kurallar gelir. "Erkek ağlamaz." "Kız yüksek sesle gülmez." "Erkek evini geçindirir." "Kadın yuvayı kurar." Bu cümleler, çoğu evde sevgiyle söylenir. Kimse çocuğuna kötülük yapmak istemez. Ancak iyi niyetle aktarılan her gelenek, zaman içinde sorgulanmadığında değişmez bir kurala dönüşebilir.
Urfa'da düzenlenen Erkeklik Atölyesi, tam da bu nedenle yalnızca bir etkinlik değil, bir tartışmanın adı oldu. Daha ilk duyurulduğu gün, sosyal medyada ve farklı çevrelerde yoğun tartışmalara yol açtı. Kimileri bunu aile yapısına yönelik bir müdahale olarak gördü. Kimileri ise toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine uzun süredir yürütülen tartışmaların doğal bir uzantısı olarak değerlendirdi.
Bu farklı tepkiler bile tek başına önemli bir gerçeği gösteriyor: Erkeklik, bu coğrafyada yalnızca biyolojik bir kimlik değil; tarih, kültür, din, gelenek, siyaset ve gündelik yaşamın iç içe geçtiği güçlü bir toplumsal rol olarak yaşanıyor.
Tarihçiler ve antropologlar, insan topluluklarının her dönemde aynı biçimde örgütlenmediğini gösteriyor. Mezopotamya'nın ilk yerleşimlerinden devletlerin ortaya çıkışına kadar geçen uzun süreçte aile yapıları, üretim ilişkileri ve kadın ile erkeğin toplumsal rolleri zaman içinde değişti. Devletlerin güçlenmesi, savaşların artması ve mülkiyet ilişkilerinin kurumsallaşmasıyla birlikte birçok toplumda erkekler siyasal ve ekonomik gücü daha fazla elinde toplamaya başladı. Elbette bu süreç her toplumda aynı biçimde yaşanmadı; ancak tarihsel araştırmalar, ataerkil yapıların zaman içinde kurumsallaştığını gösteriyor.
Bugün "erkeklik" dediğimiz olgu, yalnızca bireysel bir kimlik değildir. Aynı zamanda tarih boyunca şekillenmiş toplumsal beklentilerin de ürünüdür. Erkekten güçlü olması, korkmaması, ailesini koruması, duygularını göstermemesi beklenirken; kadına ise çoğu zaman fedakârlık, itaat ve bakım yükümlülüğü atfedildi. Bu kalıplar bazı ailelerde değişiyor, bazı ailelerde ise hâlâ güçlü biçimde varlığını sürdürüyor.
İşte Urfa'daki Erkeklik Atölyesi'nin tartışmaya açtığı temel mesele de burada başlıyor: Toplumun kadın ve erkeğe yüklediği roller, bugün hâlâ ne ölçüde geçerli? Bu roller insanları özgürleştiriyor mu, yoksa belirli kalıpların içine mi hapsediyor?
Atölyeye katılanlardan Enes Milli'nin şu değerlendirmesi bu arayışın özünü yansıtıyor:
"Erkeklik atölyeleri, içimizdeki erkeklik zihniyetini açığa çıkarıyor. Tartışarak, okuyarak ve örgütlenerek bunu aşabileceğimize inanıyorum."
Bu söz, yalnızca bireysel bir değişim çağrısı olarak okunmamalı. Aynı zamanda toplumsal dönüşümün, insanın kendisine yönelttiği sorularla başladığını hatırlatıyor.
Belki de tartışılması gereken asıl soru şudur:
Toplumun bize öğrettiği erkeklik, gerçekten hem kadınları hem de erkekleri özgür bırakıyor mu?
Savaşın Gölgesinde Büyüyen Erkeklik
Mezopotamya, insanlık tarihinin en eski yerleşimlerinden biri olarak anılır. Aynı topraklar, tarihin en uzun savaşlarına, en büyük göçlerine ve en derin acılarına da tanıklık etti. İmparatorluklar yükseldi, devletler yıkıldı, sınırlar değişti; fakat geriye yalnızca taş surlar değil, kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal hafızalar da kaldı.
Savaşların en görünür yüzü cephedir. Oysa savaşın görünmeyen yüzü, insanların birbirine bakışını değiştirmesidir.
Silahın konuştuğu toplumlarda sertlik çoğu zaman erdem, merhamet ise zayıflık olarak görülmeye başlar. Erkeklerden korkmamaları, ağlamamaları, tereddüt etmemeleri beklenir. Çocuklar daha oyun çağında "adam olmanın" cesaretle, güçle ve gerektiğinde şiddetle ilişkilendirildiği bir kültürün içinde büyür.
Sosyoloji ve psikoloji alanındaki birçok çalışma, uzun süreli çatışmaların yalnızca ekonomik ve siyasal sonuçlar doğurmadığını; aile ilişkilerini, çocuk yetiştirme biçimlerini ve toplumsal cinsiyet rollerini de etkilediğini ortaya koyuyor. Şiddetin sıradanlaştığı toplumlarda, otoriteyi güçle özdeşleştiren anlayışların daha kolay kök salabildiği gözlemleniyor.
Türkiye de bu tartışmalardan bağımsız bir ülke değil. Yaklaşık yarım yüzyıldır süren silahlı çatışmalar, zorunlu göçler, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmaları ve toplumsal kutuplaşmalar milyonlarca insanın hayatına dokundu. Bu süreçte yalnızca kentler değişmedi; aileler, çocuklar ve erkeklik algısı da değişti.
Belki de bu yüzden bugün erkekliği konuşmak, yalnızca kadın-erkek ilişkilerini konuşmak değildir. Aynı zamanda savaşın, korkunun ve otoritenin toplum üzerindeki uzun gölgesini konuşmaktır.
Urfa'daki Erkeklik Atölyesi'nin dikkat çekici yanlarından biri de tam burada ortaya çıkıyor. Atölyede konuşulan mesele yalnızca bireysel davranışlar değil; erkekliğin nasıl öğrenildiği, nasıl yeniden üretildiği ve değişip değişemeyeceğidir.
Katılımcılardan Mehmet Şahin'in şu sözleri, bu tartışmayı somutlaştırıyor:
"Bize öğretilen toplumsal roller var. Eşim bana ne kadar biat ederse ben o kadar erkeğim anlayışıyla büyütülüyoruz. Bu zihniyeti değiştirmemiz gerekiyor."
Şahin'in dikkat çektiği nokta önemlidir. Çünkü burada tartışılan şey, tek tek erkeklerin kişiliği değil; toplumun erkekten beklediği roldür. Bu rolün değişmesi gerektiğini düşünenler olduğu gibi, bunun geleneksel aile yapısını zayıflatacağını savunanlar da var. Asıl tartışma da tam bu noktada başlıyor.
Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı da çoğu zaman bu nedenle yanlış anlaşılıyor. Kimi çevreler bunu kadın ile erkeğin birbirine benzemesi olarak yorumlarken, bu yaklaşımı savunanlar ise hukuki haklar, fırsatlar ve insan onuru bakımından eşitliği ifade ettiğini söylüyor. Görüş ayrılıkları sürse de tartışmanın kendisi, toplumun değişen ihtiyaçlarıyla gelenek arasında yeni bir denge arayışını yansıtıyor.
Urfa'daki atölye bu dengeyi bulmuş mudur? Buna herkes aynı cevabı vermeyecektir.
Ancak şu soruyu görmezden gelmek de kolay değildir:
Bir toplum, kendisini şekillendiren rolleri konuşmadan gerçekten değişebilir mi?
Eril Zihniyetin Bedeli: Sadece Kadınlar mı Ödüyor?
Erkeklik üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir kısmı, doğal olarak kadınların yaşadığı eşitsizlikler üzerinde yoğunlaşıyor. Oysa meseleye biraz daha yakından bakıldığında, katı erkeklik kalıplarının yalnızca kadınları değil, erkekleri ve çocukları da etkilediği görülüyor.
Bir çocuğa "Ağlama, erkek adam ağlamaz." denildiğinde, aslında yalnızca gözyaşı yasaklanmıyor. Duyguların ifade edilme biçimi de sınırlandırılıyor. Korku, kırgınlık, kaygı ve çaresizlik çoğu zaman bastırılması gereken duygular olarak öğretiliyor.
Psikoloji alanındaki araştırmalar, duygularını ifade etmekte zorlanan bireylerin öfkeyi daha yoğun yaşayabildiğini, yardım arama davranışının ise azalabildiğini gösteriyor. Elbette her birey aynı değildir; ancak toplumsal beklentilerin insan davranışı üzerinde etkili olduğu konusunda geniş bir akademik literatür bulunuyor.
Bu nedenle erkeklik tartışması yalnızca "erkekler ne yapıyor?" sorusuyla sınırlı değildir. Aynı zamanda "erkeklerden ne bekleniyor?" sorusunu da içerir.
Urfa'daki atölyeye katılan Fethi Tapaç'ın değerlendirmesi bu noktada dikkat çekiyor:
"İnsan elindeki gücü kolay kolay bırakmak istemez. Ataerkil zihniyetin değişmesi yalnızca bireysel değil, kültürel bir dönüşümü de gerektiriyor."
Bu görüş, erkeklik tartışmasını yalnızca bireysel davranışlardan ibaret görmeyen bir yaklaşımı yansıtıyor. Buna karşılık, eleştiriler de var. Bazı çevreler bu tür atölyelerin toplumsal sorunları tek bir kavrama indirgediğini, ekonomik koşullar, eğitim sistemi ve aile yapısı gibi diğer belirleyici etkenleri yeterince dikkate almadığını savunuyor.
Bu eleştiriler de tartışmanın önemli bir parçasıdır. Çünkü toplumsal dönüşüm, çoğu zaman tek bir nedenle açıklanabilecek kadar basit değildir.
Belki de asıl soru şudur:
Bir erkek, yalnızca erkek olduğu için güçlü olmak zorunda mıdır?
Bir kadın, yalnızca kadın olduğu için bakım sorumluluğunu üstlenmek zorunda mıdır?
Yoksa bunların önemli bir bölümü, kuşaktan kuşağa aktarılan kültürel kabullerin ürünü müdür?
Bu soruların kesin ve tek bir cevabı olmayabilir. Ancak toplumların ilerleyebilmesi için bu soruları konuşabilmesi gerekir.
Çünkü konuşulmayan meseleler zamanla gelenek, gelenekler ise çoğu zaman sorgulanamaz kurallar hâline gelir.
Urfa'dan Dünyaya: Erkeklik Tartışmaları Yeni Değil
Urfa'da düzenlenen bir atölye, ilk bakışta yerel bir etkinlik gibi görülebilir. Oysa erkeklik üzerine yürütülen tartışmalar, uzun yıllardır dünyanın birçok ülkesinde akademinin, sivil toplumun ve kamu politikalarının gündeminde yer alıyor.
Avustralyalı sosyolog Raewyn Connell, erkekliğin tek tip olmadığını, toplumların farklı dönemlerde farklı "erkeklik modelleri" ürettiğini savunur. Amerikalı yazar bell hooks ise erkek çocuklarının duygularını bastırmaya zorlanmasının hem birey hem toplum açısından ağır sonuçlar doğurduğunu yazar. Bu çalışmaların ortak noktası, erkekliğin yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda kültürel olarak da şekillenen bir olgu olduğuna dikkat çekmeleridir.
Buna karşılık farklı düşünceler de vardır. Bazı araştırmacılar, toplumsal cinsiyet tartışmalarında biyolojik farklılıkların zaman zaman yeterince dikkate alınmadığını ileri sürer. Bazı muhafazakâr çevreler ise aile içindeki geleneksel rollerin toplumsal dayanışmayı güçlendirdiğini savunur.
Bu farklı yaklaşımlar, konunun neden bu kadar yoğun tartışıldığını da açıklıyor. Çünkü mesele yalnızca kadın ve erkek ilişkileri değildir; aile, eğitim, hukuk, çalışma hayatı ve kültürel değerlerle doğrudan bağlantılıdır.
Türkiye'de de bu tartışmalar son yıllarda daha görünür hâle geldi. Kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı, aile içi iletişim, boşanma oranları ve gençlerin değişen yaşam tercihleri gibi başlıklar, erkeklik üzerine yürütülen tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
Bu noktada önemli olan, birbirini dinleyebilme kapasitesidir. Farklı görüşlerin bulunduğu bir konuda, karşı tarafı peşinen reddetmek yerine hangi sorunlara işaret ettiğini anlamaya çalışmak, daha sağlıklı bir kamusal tartışmanın önünü açabilir.
Urfa'daki atölyenin ardından ortaya çıkan yoğun tartışmalar da aslında bunu gösteriyor. Kimileri bu tür çalışmaların toplumsal sorunların çözümüne katkı sağlayacağını düşünüyor; kimileri ise kullanılan kavramları ve yöntemleri eleştiriyor. Her iki yaklaşım da kamusal tartışmanın bir parçasıdır.
Belki de en önemli soru şudur:
Bir toplum, kendi alışkanlıklarını konuşmaktan korkarsa değişim mümkün olabilir mi?
Tartışmanın kendisi, çoğu zaman cevaptan daha değerlidir. Çünkü sorular sorulmadan yeni cevaplar üretilemez.