Ekrana Sıkışmış Hayatlar

Abone Ol

Bu hafta denk geldiğim bir hikayeden bahsetmek istiyorum. Hatay’da yaşayan 23 yaşında bir genc depremde evini ve yakınlarını kaybettiğini belirtiyordu. Okulunu yarıda bırakmış, dış dünyadan çekilmiş ve üç yıldır evden çıkmıyordu.
Gününün neredeyse tamamını telefon ve bilgisayar başında geçiriyor. “Hiçbir şey yapmak istemiyorum” diyor.

“Elimde olsa tuvalete de gitmem, yemek de yemem.”

Bu sözleri tembellik olarak anlaşılabilir ama ruhsal bir tükenmişlik belirtisi. Çünkü bazen insan dünyadan çekilmez, sadece acıdan uzaklaşmak ister. Depremin fiziksel yıkımı kadar, duygusal enkazı da var. Kaybettiklerinin ardından, o genç yalnızca bir ev değil, yaşama sevincini de yitirdi.

Teknoloji onun için bir oyun olarak görünse de güvenilir bir sığınak halini almış.
Bir kaçış, sessiz bir haykırış. Dışarıdaki belirsizlik ve hatırlatıcıların yerini, ekranın tahmin edilebilirliği aldı. Günümüzün en sessiz salgınlarından biri teknoloji hayranlığı.

Kumar, oyun, sonsuz kaydırma… hepsi aynı mekanizmanın ürünu. Beyin acıyı azaltmak için haz arar, ama sonunda hissizliğe mahkum olur. İşte o noktada bağımlılık, bir tercihten çok bir hayattan tat alma mekanizması haline gelir.

Bu hikaye bir gencin çöküşü değil, toplumun sessizliğinin aynası. Her kapalı perde, her uzun tırnak, her sessiz ev… Belki de “beni fark edin” diyen bir ruhun sessiz çığlığıdır. Bugün o gencin tek ihtiyacı ekran değil, bir insanın varlığı.Bir el, bir söz, bir dinleyici. Çünkü teknoloji bir bağ kuramaz sadece oyalayabilir. Ve belki bir gün, ekran kararır, pencere açılır. Bir genç yeniden dışarı çıkar ışığa, insana, yaşama doğru.

Dip Not: Yapılan bir araştırmaya göre günde 2 saaten fazla sosyal medyada zaman geçiren bireylerin; bağımlılık eğilimleri, psikolojik ve duygusal sorunlar (anksiyete, depresyon, içe kapanma, aile sorunları.) gösterdikleri tespit edilmiş.