Bitmeyen Sağ-Sol Tartışması ve Kaybolan İnsan

Abone Ol

Siyaset üzerine konuşurken en sık kullandığımız kavramlardan ikisi sağ ve soldur. Ancak ilginçtir ki bu kavramları kullanan insanların önemli bir kısmı, aslında neyi savunduğunu tam olarak bilmez. Sağcı olduğunu söyleyenlerin bir bölümü sağın neyi temsil ettiğini bilmezken, solcu olduğunu söyleyenlerin bir bölümü de solun tarihsel mücadelesinden habersizdir.

Oysa sağ ve sol yalnızca siyasi etiketler değildir; dünyaya bakış biçimleridir.

Genel anlamıyla sağ siyaset gelenekleri, dini değerleri, milli kimliği ve mevcut toplumsal düzeni korumayı önemser. Sol siyaset ise eşitliği, sosyal adaleti, emeğin hakkını ve toplumdaki fırsat eşitsizliklerinin azaltılmasını savunur.

Elbette hayat bu kadar basit değildir. Sağın da kendi içinde farklı yorumları vardır, solun da. Ancak bütün tartışmaların merkezinde dönüp dolaşıp aynı soru vardır:

İnsan nasıl daha iyi yaşayacak?

Ne yazık ki günümüz siyasetinde bu soru giderek daha az soruluyor.

Bugün televizyon ekranlarına, sosyal medyaya ve siyasi tartışmalara baktığımızda gerçek sorunlardan çok kimlik savaşları görüyoruz. İnsanlar geçim sıkıntısını, işsizliği, eğitimi, hukuku ve özgürlükleri konuşmak yerine birbirlerine hangi tarafta olduklarını soruyor.

Siyaset adeta bir futbol rekabetine dönüşmüş durumda.

Oysa siyaset bir takım tutma işi değildir.

Bir siyasetçi ya da parti kutsal değildir. Yanlış yapıyorsa eleştirilir, çözüm üretemiyorsa değiştirilir. Demokrasinin özü budur.

Burada dürüst olmak gerekir.

Sol siyasetin yıllardır taşıdığı önemli sorunlardan biri halkla arasındaki mesafenin zaman zaman açılmasıdır. Bazı sol çevreler, emekçilerin ve yoksulların gerçek gündemlerinden uzaklaşarak kendi iç tartışmalarına kapanmıştır. Halkın dilini konuşmak yerine halk adına konuşmayı tercih etmiştir.

Halkı dinlemeyen hiçbir hareket halkçı olamaz.

Ancak aynı dürüstlüğü sağ siyaset için de göstermek gerekir.

Bugün biraz da aynayı sağ siyasete ve onu yıllardır sorgulamadan destekleyen kitlelere tutmak gerekiyor.

Çünkü demokrasi yalnızca siyasetçilerin değil, seçmenlerin de sorumluluk taşıdığı bir rejimdir. Bir ülke yıllardır aynı ekonomik sorunları yaşıyor, yoksulluk büyüyor, gençler gelecek umudunu kaybediyor, emekliler geçinemiyor, çiftçiler üretimden çekiliyor ve buna rağmen hiçbir siyasal tercih sorgulanmıyorsa ortada yalnızca siyasetçilerin değil, seçmenlerin de üzerine düşünmesi gereken bir tablo vardır.

Siyaset, taraftarlık değildir.

Bir futbol takımını destekler gibi parti desteklemek, demokrasinin ruhuna aykırıdır. Çünkü siyasetçinin görevi halka hizmet etmektir; halkın görevi ise siyasetçiyi gerektiğinde alkışlamak, gerektiğinde eleştirmek ve gerektiğinde değiştirmektir.

Bugün sağ siyasetin uzun yıllardır egemen olduğu birçok ülkede ortaya çıkan tabloya baktığımızda sermayenin daha da güçlendiğini, gelir adaletsizliğinin büyüdüğünü ve emekçilerin giderek daha kırılgan hale geldiğini görüyoruz.

Milliyetçilik söylemleriyle yoksulluk gizlenemez.

Dini söylemlerle işsizlik ortadan kalkmaz.

Hamasi nutuklarla sofralara ekmek konulamaz.

Bu nedenle sağ seçmenin de artık kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:

Yıllardır desteklediğim siyaset gerçekten benim çıkarlarımı mı savunuyor, yoksa benim adıma konuşarak başka çevrelerin çıkarlarını mı koruyor?

Bu soru sorulmadan hiçbir toplumsal değişim mümkün değildir.

Elbette solun da hataları vardır. Sol, zaman zaman halkın dilinden uzaklaşmış, kendi içine kapanmış ve teorik tartışmaların arasında gerçek hayatı ihmal etmiştir.

Ancak bütün eksiklerine rağmen sol düşüncenin merkezinde emek, eşitlik, sosyal adalet, kamusal hizmetler ve insan onuruna yaraşır bir yaşam talebi vardır.

Bugün dünyanın neresine bakarsanız bakın; işçi haklarının, sendikal özgürlüklerin, sosyal güvenliğin, emeklilik haklarının ve sosyal devlet anlayışının arkasında uzun mücadelelerin izlerini görürsünüz.

Belki de artık sorulması gereken soru "sağ mı, sol mu?" sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

Bu ülkenin emekçisi neden her geçen gün biraz daha yoksullaşıyor?

Gençler neden geleceklerini başka ülkelerde arıyor?

Çiftçi neden ürettiğinden kazanamıyor?

Emekliler neden yıllarca çalıştıktan sonra geçim mücadelesi veriyor?

Ve bütün bunlar yaşanırken siyaset neden gerçek sorunları konuşmak yerine kutuplaşmalar ve yapay gündemler üzerinden yürütülüyor?

İşte tam da bu noktada yeni bir zihniyete ihtiyaç var.

Korkularla değil umutla hareket eden bir zihniyete...

Biat eden değil sorgulayan yurttaşlara...

Kendisine sunulan her şeyi doğru kabul eden değil, hesap soran bir topluma...

Çünkü değişmeyen toplumlar ilerleyemez.

Sorgulamayan toplumlar özgürleşemez.

Eleştirmeyen toplumlar gelişemez.

Bugün yaşadığımız birçok ekonomik ve sosyal sorunun temelinde yalnızca yanlış politikalar değil, aynı zamanda bu politikaları değiştirecek toplumsal cesaretin eksikliği yatıyor.

Eğer toplum değişmezse siyaset değişmez.

Eğer yurttaş hesap sormazsa iktidarlar değişse bile düzen değişmez.

Eğer insanlar kader diye önlerine konulan eşitsizlikleri sorgulamazsa sömürü yeni yüzlerle varlığını sürdürmeye devam eder.

Belki de artık ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir parti değil, yeni bir bilinçtir.

Aydınlanmış, sorgulayan, hak arayan ve dayanışmayı büyüten bir bilinç...

Çünkü kurtuluş, bir liderin iki dudağı arasında değil; düşünen, üreten ve hakkına sahip çıkan insanların ortak iradesindedir.

Sağın ve solun bütün tartışmalarının ötesinde, gerçek siyaset insanın onurlu yaşam hakkını savunabildiği ölçüde anlamlıdır. Aksi halde değişen yalnızca isimler olur; düzen aynı kalır, sömürü aynı kalır, yoksulluk aynı kalır.

Ve o zaman kaybeden ne sağ olur ne sol.

Kaybeden, doğrudan doğruya halkın kendisi olur.