Babamın Sesindeki Destan: Zal Oğlu Rüstem

Abone Ol

Bazı insanlar masal anlatmaz;

Anlattıklarıyla bir ömür boyu unutulmayacak izler bırakır. Babam da öyleydi. Çok okumuş, büyük okullarda eğitim görmüş biri değildi. Ama okumayı sever, eline geçen her kitabı merakla karıştırırdı. Evimizin bir köşesinde, kendi imkânlarıyla oluşturduğu küçük ama çok kıymetli bir kütüphanesi vardı. Benim ilk tanıştığım kitaplar da o raflardaki kitaplardı. Belki de sayfaların kokusunu, eski hikâyelerin büyüsünü ilk orada sevdim. Tamam, itiraf etmeliyim; sanırım içimdeki okuma aşkı da babamdan kaldı. Eski destanları, menkıbeleri, halk hikâyelerini öyle bir anlatırdı ki sanki onları yaşamış birinden dinliyormuşsunuz gibi hissederdiniz. Altı yıl önce onu kaybettik. Bugün hâlâ ne zaman eski bir hikâye duysam, önce babamın sesi gelir kulağıma. Yazacaklarım da onun yıllar önce bana anlattığı hikâyelerden biri; Zal oğlu Rüstem.

Derler ki, yiğitlik sadece bileğin kuvveti değildir; yüreğin de kuvvetli olması gerekir. İşte Zal oğlu Rüstem, hem gücüyle hem de talihiyle dilden dile dolaşan bir yiğitti.

Daha çocuk yaşta gösterdiği kuvvet, herkesin diline düşmüştü. Atların çekemediği yükleri kaldırır, en azgın hayvanları dizginlerdi. Gün geldi, ünü ülkeler aştı. Adını duyan dost güven buluyor, düşman ise yolunu değiştirmeyi tercih ediyordu.

Fakat insan ne kadar güçlü olursa olsun kaderin önüne geçemiyor.

Bir sefer sırasında yolu Semengân ülkesine düştü. Orada hükümdarın kızı Tahmine ile tanıştı. Birbirlerine gönül verdiler. Ayrılık vakti geldiğinde Rüstem, geride doğacak çocuğunun kendisini tanıyabilmesi için bir nişan bıraktı.

Aylar sonra bir erkek çocuk dünyaya geldi. Adını Sührab koydular. Çocuk büyürken annesi ona babasının dünyanın en büyük yiğidi olduğunu anlattı; fakat adını söylemedi. Koluna da babasının bıraktığı nişanı bağladı.

Sührab da babası gibi yiğit oldu. Daha genç yaşında orduların önüne düştü. Tek arzusu vardı; hiç görmediği babasını bulmak. Fakat kader, onları kucaklaştırmak yerine aynı savaş meydanında karşı karşıya getirmeyi seçti.

İki ordunun arasında iki büyük savaşçı dövüşmeye başladı. Biri yılların efsanesi Rüstem, diğeri gençliğin verdiği cesaretle ün salan Sührab... Günlerce süren mücadelede ne baba oğlunu tanıyabildi ne de oğul babasını. İkisi de karşısındakinin sıradan biri olmadığını hissetti ama kader, gerçeğin ortaya çıkmasına izin vermedi.

Sonunda Rüstem son darbeyi vurdu. Yere düşen genç yiğit, canı çekilirken kolundaki nişanı gösterdi ve, "Ben babamı aramaya çıkmıştım." dedi.

Rüstem nişana baktığı anda dünya başına yıkıldı. Meğer yere serdiği düşman değil, yıllardır hasretini çektiği öz oğluymuş.

O anda ne yiğitliğin, ne şöhretin, ne de gücün bir anlamı kaldı. Rivayet edilir ki Rüstem'in feryadı dağlarda yankılandı. Ama o feryat ne zamanı geri çevirebildi ne de kaderin hükmünü değiştirebildi.

Belki de bu yüzden bu hikâye yüzyıllardır anlatılıyor. Çünkü bize şunu hatırlatıyor: İnsan bazen düşmanına değil, kaderine yenilir.

Babam hikâyeyi burada bitirirdi. Sonra da başını hafifçe öne eğer ve, "kızım," derdi, "İnsanın bileğini yenecek biri mutlaka bulunur; ama kaderini yenecek kimse bulunmaz."

Aradan yıllar geçti. Hikâyenin ayrıntılarının bir kısmı hafızamdan silindi belki. Ama babamın o cümlesi hiç silinmedi. Ne zaman Zal oğlu Rüstem'i hatırlasam, önce o söz gelir aklıma.

Ve her defasında anlarım ki bazı hikâyeler okunmaz, nesilden nesile emanet edilir.

Sevgilerimle...

☕Bu hafta çayınızı babanızdan kalan bir hatırayla için. Belki bir söz, belki bir hikâye, belki de sadece güzel bir anı eşlik eder size.

??
Bugün bir hikâye anlatacak olsanız, ailenizden kalan hangi hatırayı paylaşırdınız?