Kimim Ben?

Abone Ol

(Hafif kafa açan, biraz da içe bakan bir soru...)

“Kim olduğunu unutma.”

Babamın en çok söylediği cümleydi bu.Hele ki evden uzakta, gurbet sayılabilecek şehirde okuduğum yıllarda...
Beni uğurlarken o cümleyi hep usulca bırakırdı ardımdan...
Ama öyle pamuk gibi bir nasihat değildi...
Daha çok dualı bir tembih gibiydi.Yani hem dua ederdi içinden, hem de göz ucuyla "aklını başına topla" der gibi bakardı:
“Bak kızım, aslına göre yaşa. Bizi utandırma".
Sadece bunu söylemekle de yetinmezdi.İsmimi taşıyorsam, hakkını da vermeliydim.Çünkü onun gözünde isim, sadece kulağa hoş gelen bir ses değil, bir tür taşınabilir mirastı.
Hani banka hesabı gibi; harcarken dikkatli olman gerekir!
Babam eski topraktı.Ağalık soyundan gelirdi. Ama şimdiki gibi “lüks tatil” ağalığı değil...Bildiğiniz, toprakla, gelenekle, sorumlulukla yoğrulmuş bir yapıydı.
Konuşmayı severdi. Hatip biriydi.Yani öyle gelişigüzel konuşmazdı.Onunla sohbet etmek, kültürel mirasla çay içmek gibiydi.
Ama o yıllarda bu sözleri duydukça içim burkulurdu.
Yani “baba,” derdim içimden, “tamam anladık da... Sürekli hatırlatmanın lüzumu var mı?”
Biraz küserdim.
Biraz da “Bana güvenmiyor mu acaba?” diye alınırdım.Oysa şimdi anlıyorum…
Meğer söylediği, güvensizlikten değilmiş; hatırlatmak, korumanın en sessiz haliymiş.
Zaman geçince fark ettim...
Bu “kim olduğunu unutma” cümlesi aslında tek cümlelik bir hayat sorusuymuş.
Yani öyle anlık bir uyarı değilmiş;
Altında yatan esas mesele şuymuş:
Ben kimim?

Ve ne garip…
Bu soruyu bir kere sordun mu, devamı geliyor:
Ben ne yapıyorum?
Neye dönüşüyorum?
Yani insan sadece geçmişine değil, gelecekteki hâline de göz atmak zorunda.
Kimlik, yalnızca nereden geldiğini değil, nereye gittiğini de anlatmalı.
Çünkü hatırlatalım:
İnsan, sabahları kimliğini cüzdanına koyduğu gibi,
karakterini de üzerine giymeli.
Üstelik zamanla yine anlayacaktım ki bu sadece babama ait bir soru da değilmiş.
Bu “Ben kimim?” sorusuna yalnız ben muhatap değilmişim.
Koskoca tarih boyunca insanlar aynı dertle boğuşmuş:

Yunus Emre, “İlim kendin bilmektir” diyerek zaten özet geçmiş.
Sokrat, “Kendini bil” diyerek felsefeye giriş yapmış.
Hallâc-ı Mansûr, bu soruyu öyle derin sormuş ki, cevabını canıyla ödemiş.
Mevlâna desen, “Sen neye layıksan, o gelir başına” diyerek hem kimlik hem kader meselesine parmak basmış.
Demek ki mesele sadece “Ben kimim?” sorusunu sormak değilmiş.
Asıl mesele:

Ben kimim?
Ne yapıyorum?
Kim olmak üzereyim?

Çünkü insan bu sorulara dürüstçe cevap verince...
Bir an durur.
Bir kendine bakar.
Belki aynaya değil ama içindeki sese.
Ve işte o zaman, “çeki düzen” denilen şey başlar.
Bugün hepimizin cebinde bir kimlik kartı var ama esas kimlik, bankada görünmüyor,
e-devlet de görünmüyor Aslımız davranışlarımızda, seçimlerimizde, duruşumuzda apaçık ortada.

Yani mesele şu:
Ben kim olduğumu sanıyorum, peki gerçekten kim oluyorum?

Ve Son Söz...

Babam “Kim olduğunu unutma” derdi.
Şimdi dönüp ona şunu söylemek isterdim:

“Unutmadım baba. Ama zamanla fark ettim ki, kim olduğumu sadece hatırlamak yetmiyor.
Her gün yeniden seçmem, savunmam ve inşa etmem gerekiyor.”
Çünkü insan, ne kadar hatırlarsa hatırlasın,
yaşamadığı bir kimliği taşıyamaz.
Sevgilerimle...

☕ Bu hafta çayı babanızla için.

Varsa gölgesinde, yoksa izinde...
Çünkü bazı kökler, bir bardak çayın buğusuyla bile hissedilir.

? Bir cümlelik Durak:
Gerçekten kendin misin, yoksa senden bekleneni mi yaşıyorsun?