17 Temmuz’da İnsan Hakları Derneği kırk yaşına girdi.

Abone Ol

O gün bu yazıyı kaleme almak için bilgisayarın başına oturdum. Birkaç cümle yazdım, sildim. Sonunda “Nice yıllara İHD” yazdım. Ona da uzun uzun baktım.

İçime sinmedi.

Bir insan hakları derneğine “nice yıllara” demek ne kadar acı aslında. Nice yıllar daha kayıp çocuklarını arayan anneler mi gelecek o kapıya? Nice yıllar daha cezaevlerinden hasta mahpus mektupları mı gelecek? Nice yıllar daha birileri işkence gördüğünü anlatacak, birileri çocuğunun mezarını soracak?

Kapattım bilgisayarı.

İki hafta geçti.

Bugün yeniden oturdum o yazının başına. “Nice yıllara” diyemiyorum hâlâ. Ama kırk yıl boyunca tüm baskılara rağmen o kapıyı açık tutanlara söyleyecek başka bir sözüm var:

İyi ki varsınız.

İHD’nin hikâyesi 17 Temmuz 1986’da, 98 insanın bir araya gelmesiyle başladı. 12 Eylül’ün üzerinden altı yıl geçmişti. Takvim ilerlemişti ama ülkenin üzerinden darbenin ağırlığı henüz kalkmamıştı.

Cezaevlerinin önünde bekleyen aileler vardı.

İşkence gördüğünü söyleyip sesini duyuracak bir kapı arayanlar vardı.

Bir de eve dönmeyenler…

İHD işte onların arasında doğdu.

Kurucuları arasında mahpus yakınları, hukukçular, gazeteciler, yazarlar, hekimler, akademisyenler, mimarlar, mühendisler vardı. Farklı hayatların içinden gelmişlerdi ama onları aynı masanın etrafına oturtan şey ortaktı: İnsan, devlet karşısında yalnız bırakılmamalıydı.

Bugünden bakınca basit bir cümle gibi geliyor.

O günlerde değildi.

İşkenceyi söylemenin bile cesaret istediği yıllardan söz ediyoruz. Cezaevlerinin, gözaltıların, yasakların, faili meçhullerin ülkenin siyasal hafızasına ağır ağır yerleştiği yıllardan…

İHD o gün bir tabela astı.

Sonra insanlar o tabelanın altındaki kapıyı bulmaya başladı.

Kimi elinde bir dilekçeyle geldi.

Kimi bir fotoğrafla.

Kimi cezaevinden gelen bir mektupla.

Kimi de hiçbir belge olmadan, yalnızca anlatacaklarıyla.

Yıllar geçti. O kapının önündeki yüzler değişti ama anlatılanların bazıları ürkütücü biçimde aynı kaldı.

Belki İHD’nin kırk yıllık hikâyesindeki en acı taraf da budur.

Bir gün o kapıdan silahlı adamlar girdi

12 Mayıs 1998.

Akın Birdal o gün Ankara’daki İHD Genel Merkezi’ndeydi.

Çalışma odasına giren iki kişi silahlarını çekti.

Kurşunlardan altısı Birdal’ın bedenine isabet etti.

Birdal ağır yaralandı.

Yaşadı.

Bugün arşivlerde bu olay birkaç paragrafla anlatılıyor. İnsan yıllar sonra okuyunca ister istemez duruyor.

Bir insan düşünün.

Sabah evinden çıkıyor. İşine gidiyor. Masasına oturuyor.

Ve insan haklarını savunduğu kurumun içinde vuruluyor.

Akın Birdal’a sıkılan kurşunların yalnızca onun bedenine yöneldiğini söylemek, o dönemi eksik anlatmak olur.

Çünkü verilmek istenen mesaj İHD’nin kapısından giren herkese yönelikti.

Susun.

Görmeyin.

Sormayın.

İHD susmadı.

Bedeli de yalnızca Birdal ödemedi.

Derneğin kendi kayıtlarına göre kuruluşundan bugüne 23 üye ve yöneticisi faili meçhul cinayetlerde yaşamını yitirdi. Yöneticileri gözaltına alındı, tutuklandı, yargılandı. Şubeleri basıldı. İnsan hakları savunucuları tehdit edildi, hedef gösterildi.

Yıllar değişti.

Yöntemler değişti.

Ama insan hakları savunucularının üzerindeki baskı bütünüyle ortadan kalkmadı.

Eren Keskin yıllarını soruşturmalar ve davalar arasında geçirdi.

Öztürk Türkdoğan’ın evi basıldı, gözaltına alındı, hakkında davalar açıldı.

İHD yöneticilerinin yaptığı açıklamalar, katıldıkları toplantılar, yürüttükleri insan hakları faaliyetleri zaman zaman soruşturma dosyalarına girdi.

Buna rağmen o kapı kapanmadı.

Fotoğraftaki çocuk hiç yaşlanmadı

İHD deyince benim aklıma en çok Galatasaray Meydanı geliyor.

Cumartesi Anneleri…

Yıllardır aynı meydana geliyorlar.

Ellerinde fotoğraflar.

O fotoğraflara dikkatle bakın.

Tuhaf ve çok acı bir şey göreceksiniz.

Fotoğraftaki insanlar yaşlanmıyor.

Bir anne otuz yıl önce kaybedilen oğlunun fotoğrafını taşıyor. Oğlu hâlâ yirmili yaşlarında.

Anne ise artık sekseninde.

Fotoğraftaki oğul genç kalıyor.

Onu arayan anne yaşlanıyor.

Saçları beyazlıyor.

Elleri titremeye başlıyor.

Bazen meydana bastonla geliyor.

Ama elindeki fotoğraf hâlâ aynı.

Sanırım zorla kaybetmenin insanda bıraktığı yarayı bundan daha iyi anlatan çok az şey vardır:

Kaybedilen insan yaşlanmaz; onu bekleyenler yaşlanır.

27 Mayıs 1995’ten beri sorulan soru da yaşlanmadı:

“Nerede?”

İHD yıllardır bu sorunun yanında duruyor.

Gözaltında kayıpları kayda geçiriyor, ailelerin başvurularını izliyor, dosyaları arşivliyor.

Çünkü bu ülkede bazen bir insanın kaybedilmesinden sonra başlayan ikinci mücadele, onun unutulmaması için veriliyor.

Ve unutmak, bu memleketin en hızlı öğrendiği şeylerden biri.

Bir olay oluyor.

Üç gün konuşuyoruz.

Televizyonlar geliyor.

Mikrofonlar uzatılıyor.

Siyasetçiler açıklama yapıyor.

Sonra başka bir olay oluyor.

Kameralar gidiyor.

Herkes gidiyor.

Aile kalıyor.

Dosya kalıyor.

İHD çoğu zaman tam orada kalıyor.

Herkes gittikten sonra.

Cezaevinden gelen mektuplar

İHD’nin kapısından içeri giren her hikâyenin sahibi dışarıda değil.

Bazıları demir kapıların arkasında.

Cezaevlerinden gelen mektupları düşünün.

Bazen mahpusun kendi el yazısıyla.

Bazen avukatı getiriyor.

Bazen aile anlatıyor:

“Durumu ağırlaştı.”

“Yürüyemiyor.”

“Ameliyat olması gerekiyor.”

“Hastaneye sevk edilmiyor.”

Sonra bütün bunlar bir rapora dönüşüyor.

“Hasta mahpuslar.”

İki kelime.

Oysa o iki kelimenin arkasında bir ev var.

Telefon bekleyen bir anne var.

Görüş gününü bekleyen çocuklar var.

Hastane sevki bekleyen bir insan var.

İHD’nin hapishane komisyonları yıllardır bu dosyaları takip ediyor.

Bazen aynı isim için aylarca, yıllarca çağrı yapılıyor.

Çünkü mahpus olmak başka şeydir, insan olma hakkını kaybetmek başka.

Bir mahkeme insanın özgürlüğünü elinden alabilir.

Ama tedavi hakkını alamaz.

Onurunu alamaz.

Yaşam hakkını alamaz.

En azından hukuk böyle söylüyor.

Hayatın her zaman hukuka yetişemediğini ise İHD’nin raporlarından öğreniyoruz.

Bir ülkenin tutulmayan günlüğü

İHD’nin yıllar boyunca yayımladığı raporları yan yana koyun.

Ortaya yalnızca bir insan hakları arşivi çıkmaz.

Türkiye’nin başka türlü yazılmış yakın tarihi çıkar.

İşkence ve kötü muamele iddiaları…

Faili meçhuller…

Zorla kaybetmeler…

Cezaevleri…

Hasta mahpuslar…

İfade özgürlüğü…

Toplantı ve gösteri hakkı…

Kadına yönelik şiddet…

Çocuk hakları…

Mülteciler…

Irkçılık ve ayrımcılık…

Bazen bir raporda yalnızca “1 kişi” yazar.

İşte gazetecilikte ve insan hakları savunuculuğunda en tehlikeli şeylerden biri o “1” rakamına alışmaktır.

Çünkü o bir kişi, kendi evinde rakam değildir.

Birinin babasıdır.

Birinin kızıdır.

Birinin kardeşidir.

Bir sofrada onun tabağı eksiktir.

İHD’nin yaptığı işin kıymetini biraz da burada aramak gerekiyor.

Kayda geçirmek.

Çünkü kayıt, unutmanın karşısındaki en sade direnme biçimlerinden biridir.

Elbette İHD eleştirilebilir.

Raporları eleştirilebilir.

Bir tespiti eksik bulunabilir.

Bir açıklamasına itiraz edilebilir.

İnsan hakları örgütlerinin söylediği her şeyi tartışılmaz kabul etmek zaten insan hakları düşüncesine aykırıdır.

Fakat bir rapora verilecek cevap başka bir rapordur.

Bir veriye verilecek cevap başka bir veridir.

Bir düşünceye verilecek cevap başka bir düşüncedir.

Tehdit değil.

Kelepçe değil.

Hedef gösterme hiç değil.

Keşke sana ihtiyacımız azalsaydı

Kırk yıl sonra İHD’ye bakınca insanın içine tuhaf bir duygu çöküyor.

Bir taraftan saygı.

Bir taraftan hüzün.

Çünkü keşke bugün başka şeyler konuşuyor olsaydık.

Keşke İHD’nin hasta mahpus listesi her yıl biraz daha kısalsaydı.

Keşke kayıp dosyalarının hepsinin akıbeti açıklanmış olsaydı.

Keşke Cumartesi Anneleri artık Galatasaray Meydanı’na çocuklarının fotoğraflarını taşımak zorunda kalmasaydı.

Keşke işkence raporları güncel haber değil, tarihçilerin raflardan indirip okuduğu eski belgeler olsaydı.

Keşke insan hakları savunucuları, insan haklarını savundukları için mahkeme koridorlarında yıllarını geçirmek zorunda kalmasaydı.

O zaman gönül rahatlığıyla yazardım:

“Nice yıllara İHD.”

Bugün yazamıyorum.

Çünkü İHD’nin kırk yıldır ayakta kalması ne kadar kıymetliyse, bu ülkenin kırk yıl sonra hâlâ İHD’ye bu kadar ihtiyaç duyuyor olması da o kadar ağırdır.

Ama şunu söyleyebilirim:

Kayıp bir insanın adını otuz yıl sonra bile dosyadan silmeyenlere…

Cezaevinden gelen bir mektubu okuyup kenara atmayanlara…

Bir annenin aynı soruyu yüzüncü kez sormasına “Bunu daha önce anlatmıştınız” demeden yeniden dinleyenlere…

İşkence gördüğünü söyleyen bir insana önce kimliğini, siyasi görüşünü, inancını sormadan kapısını açanlara…

Herkes gittikten sonra dosyanın başında kalanlara…

İki hafta gecikmiş olsun.

İyi ki varsınız.

İyi ki varsın İHD.